PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : islamda evlilik ve cinsel hayat



umut55
03 Mayıs 2011, 18:04
Cima, kadınla erkeğin cinsi temasta bulunmasıdır. İslamiyet, müminleri evlenmeye teşvik etmiştir. Evlilik sayesinde cinsî arzular tatmin edilir, iffet ve namus korunur, neslin devamı mümkün olur.
İslam'a göre cimâ'ın da bir takım adabı vardır. Bunlar; birleşmeden önce euzü-besmele çekmek; örtü altında olmak; kıbleye karşı olmamak; aybaşı halinde yapmamak, dübürden sakınmak, kadına yumuşak davranmak; o da ihtiyacını giderinceye kadar terk etmemek; ikinci defa ilişkide bulunacaksa eteğini yıkamak; gecenin başlangıcında ilişkide bulunacaksa uyumadan önce yıkanmak, hiç değilse abdest alıp öyle uyumak; sevgi ve ilgiyi artırıcı hareketlerde bulunmak.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
Kadınlarınız sizin için bir tarladır. Tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın. Kendiniz için önceden (uygun davranışlarla) hazırlık yapın. Allah'tan korkun, biliniz ki siz O'na kavuşacaksınız. müminleri müjdele!.(Bakara Suresi :223)
İslam cinsi arzuların meşru yoldan giderilmesini ister. Kadına dübürden yaklaşılma yasaklanmıştır.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: O, bir rahatsızlıktır. Bu sebeple ay halinde olan kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şunu iyi bilin ki, Allah tevbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever."(Bakara Suresi :222)"
Bu bildiğimiz tenasül yoludur. Arka yoldan yaklaşmak doğru değildir.
Peygamber Efendimiz buyuruyor:
"Hanımına arka yoldan yaklaşan kimse lanete uğramıştır. Erkeğe veya veya kadına arka yoldan yaklaşan kimseye Allah, rahmet bakışıyla bakmaz"
Eşler arası dahi olsa anal ilişki livata olarak adlandırılmış ve yasaklanmıştır.
Son yüzyıllarda Batı dünyasında sloganlaşan cinsi serbestli akımı, bir çok sapıklığın, doğal olmayan ilişkileri iğrenç zevklerin yayılmasına, önü alınmayan hastalıkların, ruhi bunalımların baş göstermesine yol açmış, hatta bundan bütün dünya ülkeleri zarar görmeye başlamıştır. İnsanların cinsel ihtiyaç ve isteklerini gayrimeşru yoldan karşılayan, sömüren yeni yeni ticari faaliyet alanları ve sektörler ortaya çıkmaktadır. Toplumumuzda evlilik içi huzursuzluk ve tatminsizliklerde de bu dış yayın ve telkinlerin önemli payı vardır.
Cinsi münasebetten sonra gusletmek farzdır.

umut55
03 Mayıs 2011, 18:04
Adet (Hayız) Nedir?
Kadının rahminden belli günlerde kan gelmesi, doğum veya hastalık söz konusu olmaksızın, belli yaşlardaki kadının rahminden belli günlerde gelen kanı ifade eden bir fıkıh terimidir.
Âdet görme, yani hayız, kadını erkekten ayıran özelliklerden birisidir. O, anormal ve çirkin bir olay değil, normal ve kadının yaratılışının gereği olan doğal bir olaydır.
İslâm'ın çıkış sırasında câhiliye devri Arapları âdetli kadına arkadan, Hıristiyanlar önden ilişkide bulunurlardı.
Yahudiler ve Mecusîler ise, böyle bir kadından uzak durular, hatta temizlendikten sonra da bir hafta süreyle onlarla bir arada kalmazlar, birlikte yiyip, içmezlerdi.
Adet Günlerini Şaşıran Kadın
İslamiyet'e her kadının hayız, loğusalık ve temizlik günlerini, bunların sayısını, zamanını bilmesi gereklidir. Bir kadın delirse veya baygınlık geçirse yahut ilgisizliği nedeniyle adetini unutsa, kan aktığı halde aklı başına gelip iyileşse, düşündüğü zaman hayız ve nifas günlerini hatırlayacak olur ve bu hatırladığına güvenirse, artık bu kadın ona göre hareket eder. Hatırlamazsa bu kadına muhayyere - şaşırmış denir. Bu kadınlar şu guruplar altında toplanabilir:
1.Yalnız günlerini unutanlar. Yani kadın, her ay bir defa kendinden kan geldiğin biliyor, ama kaç gün geldiğini unutmuş. Bu kadın, hayzı hatırladığından dolayı, kanın kesilmeksizin gelmeğe başladığı zamandan itibaren üç gün namazını kılmaz. Sonra, hayız ile temizlik ve hayızdan kurtulmak arasında tereddüt ettiğinden dolayı da yedi gün her namaz için yıkanması lazımdır. Sonra da yirmi gün için temiz olduğunu bildiğinden, kocasıyla cinsi münasebette bulunabilir.
2.Adetinin her ay üç gün olduğunu bildiği halde o üç günün zamanını bilemeyenler. Meselâ ayın başında mı, ortasında mı, sonunda mı olduğunu kestirmiyor, böylece hayız ile temizlik arasında tereddüt ettiğinden dolayı, ayın başında üç gün her namaz için abdest alıp kılar. sonra da her saat hayızdan kurtulduğunu zannettiğinden dolayı, yirmi yed gün her namaz için boy abdesti alıp namazlarını kılacaktır.
3.Adetin hem kaç gün olduğunu hem de zamanını bilemeyenler. Bu gibiler için kaide şöyledir:
•Kadın hangi vakitte temizliğini iyice kestirebilirse o zaman abdestini alıp namazını kılar, orucunu tutar, kocasıyla cinsi münasebette bulunabilir.
•Hangi vakitte hayız haline girdiğini iyice kestirebilirse tüm bunları şüphesiz terk edecektir.
•Eğer bir vakitte hayız halinde mi yoksa temiz halinde bulunduğundan şüphelenirse, hangisi daha uygun diye araştırma yapmak mecburiyetinde kalır.
+ Eğer araştırmazsa, ihtiyatlı olmak üzere her namaz için boy abdesti almak gerekir.
+ Araştırır da gene de şüpheden kurtulmazsa adeti 10 gün takdir olunur, her namaz için boy abdesti alır, namazını kılar, ancak bu on günlük araştırma sürecinde cinsi münasebette bulunamaz. [1]
Adet Günü Nasıl Kararlaştırılır?
Hanımlardan bazıları intizamlı adet görür. Adet günlerinin sayısı bellidir. İlk kan görmede bu günler kararlaşmamış olabilir. Ancak bundan sonra vaki olabilecek değişiklikle adet günleri değişmiş olur. Mesela ilk defa beş gün görmüşken, sonra iki defa yedişer gün görürse, bunun adeti yedi gün olur. Eğer ilk defa yedi gün görüp de ondan sonra iki defa beş güne düşerse, adet beş olarak kararlaşır. Daima adeti değişenler, ihtiyat tarafını tutarak amel ederler. En yükseğini alırlar.[2]
Adet Günü Değişenler Ne Yapmalı?
Daima adet günleri değişenler, ihtiyat tarafını tutarak amel ederler. bir ayda yedi, diğer ayda sekiz gün adet gören, sekizinci gün oldu mu yıkanır ve namazlarını kılar, ramazan ayında ise orucunu tutar. Çünkü sekizinci gündeki kanın, adet üstü fazla kan olması ihtimali vardır. Fakat sekizinci gün çıkmadıkça cinsi münasebet kurulamaz. Ayrıca on güne kadar devam edecek kanlar hayız sayılır.[2]
Adet Halini Geciktirmek İçin İlaç Kullanmak Caiz Mi?
Adet kanama, yaradılışın gereği tabii bir durum olduğuna göre, bırakalım da Allah'ın yaratmış olduğu tabii seyri içinde devam etsin. Eğer bu adet geciktirici ilaçlar sağlık açısından zararsız ise, kendilerine zarar vermiyor, adet düzenini değiştirmiyorsa, bazı özel durumlarda kullanılabilinir. Bu ilaçların zararlı olup olmadığı konusunda uzman bir doktora danışmak gerekir.[3]
Adet Halinde Kan Gelmeyen Günler
Adetin başlaması ile görülen kan, daha sonra bir müddet kesilir, sonra yine görülür. Görülmeyen günlerde adetli kabul edilir.
İki kan arasına giren temizliğin adet sayılması için, bunun temizlik müddetinde değil, adet müddetinde gelmesidir.
Adet, Kadınlara Bir Ceza Mı?
Bazı kitaplarda şöyle bir hurafe geçer: "Havva validemiz, Hz. Adem'i kandırdı, ona cennet meyvesinden yedirdi. Bu olay ikisinin de cennetten çıkmasına sebep oldu. Bunun için Cenab-ı Hak adeti ve gebeliği Hz. Havva'ya bir ceza olarak verdi."
İslam, daha önce Yahudi ve Hıristiyanların yapıştırdıkları lanetlik durumunu tamamen bertaraf etti. Adem Peygamberin cennetten çıkarılmasında her ikisini de sorumlu tuttu. İslam'da kadın kötülüklerin ve şeytani iğvaların kaynağı olarak görülmez. İslam'da Hz. Adem'i kadının baştan çıkardığına inanılmaz. İslam bu batıl düşünceleri tamamen yıkmıştır.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
"Derken şeytan onların ayağını oradan kaydırdı. İçinde bulundukları cennetten çıkardı." (Bakara Suresi:36)
"Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı, dedi. Ve onlara: Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim, diye yemin etti..Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri onlara: Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi? diye nidâ etti. (Adem ile eşi) dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz. Allah: Birbirinize düşman olarak inin! Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşme ve faydalanma vardır, buyurdu. " (Araf suresi :20-24)
"Derken şeytan onun aklını karıştırıp "Ey Adem! dedi, sana ebedîlik ağacını ve sonu gelmez bir saltanatı göstereyim mi? Nihayet ondan yediler. Bunun üzerine kendilerine ayıp yerleri göründü. Üstlerini cennet yaprağı ile örtmeye çalıştılar. (Bu suretle) Âdem Rabbine âsi olup yolunu şaşırdı. Sonra Rabbi onu seçkin kıldı; tövbesini kabul etti ve doğru yola yöneltti." (Taha suresi 120-122)
Kuran, yasaklanmış ağaçtan tatma suçunu Havva Anamıza yükleyen, kadınları hor ve hakir gören tüm anlayışları kökünden nehyeder. Hadis-i Şerif'te belirtildiği gibi: "Adet, Allah'ın Adem kızlarına taktir buyurduğu bir şeydir." Takdirdir, ceza değildir.[3]
Adet Kanaması
Âdet kanaması; rahmin en iç tabakası olan endometriumun 27-28 gün süreyle, hormonların etkisi altında gelişip, dördüncü hafta sonunda hormonların kandan çekilmesiyle, bu gelişen tabakanın bozulup dökülmesi olayıdır.
Âdet kanı, genellikle kadını hamile olmadığının belirtisidir.
Âdet kanının içinde bol miktarda doku artığı vardır. Akyuvarlar bakımından oldukça zengindir.
Âdet kanında pıhtılaşma olmaz. İçinde bir takım enzim ve kimyasal maddelerin miktarı artmıştır.
Genel olarak 3-5 gün devam eder, 28 gün arayla yenilenir.
Akan kan yaklaşık 100 gram kadardır. Bu sulu kana; üreme yollarındaki akıntılar, bu yolun iç zarlarının döküntüleri ve yabancı mikroplar karıştığı için ağır bir koku verir. Bu yüzden kadının özellikle âdet günlerinde temizliğine dikkat etmesi gereklidir.[4]
Adet Kanının Renkleri ve Ayırıcı Nitelikleri
Adet halindeki kadınlarda görülen kanların renkleri altıdır : kırmızı, sarı, toprak rengi, siyah, yeşil, kirlimsi. Bu akıntılar hepsi hayız müddetinde ise hepsi hayız kanıdır. Ta ki, safi beyaz renk görene kadar. Renk tespitinde pamuk veya bez kaldırıldığında onda mevcut renge itibar olunur. Değişme haline bakılmaz. Çünkü kadının gördüğü beyaz bir akıntı, kuruduğunda sararabilir. Yahut kırmızı veya sarı kuruduğunda farklı bir renk alabilir. Hayız müddetindeki kanların renklerinin hepside hayzı bildirir. Hayız bitiminde akıntının beyazlaşmasıyla hayız bitmiş olur.
Kırmızılık ve Siyahlık: İttifakla hayız kanıdır. Hz. Fatıma (r.a) kan görüyordu. Allah Resulu (s.a.v) O'na şöyle buyurdu:
"Eğer hayız kanı ise bu belli ve siyah renkte olur, böyle olursa namaz kılma, başka türlü olursa abdest al ve namaz kıl, çünkü o bir (çatlak) damardan gelmektedir."
Sarılık: Bazıları ipek kozası sarılığında, bazıları saman renginde, daha başkaları ise sarı diş renginde olabilir. Ama bu hususta itibar edilecek renk: ilk görüldüğü andaki renktir.
Bulanıklık: Bulanık su renginde görülen kan demektir.
Toprak Rengi: Toprağa benzeyen rengine benzer, önce sarıdır sonra bu rengi alır.
Yeşilimtırak: Bir çeşit bulanık kandır. bu kanın rengini bozuk gıdalar değiştirir. daha çok yaşlı kadınlarda görülür.
Hayız kanının ayırıcı nitelikleri
1.Katı olan ve pis kokan kan
2.Sadece pis kokan, katı olmayan kan
3.Sadece katı olan, pis kokmayan kan
4.Hem katı olmayan hem de pis kokmayan kan [3][5][2]
Adet Kanı Tam Kesilmeden Alınan Boy Abdesti
Bir hanım adet veya loğusalık kanları tam kesilmeden abdest veya boy abdesti alırsa bu geçerli olmaz.
Adet ve nifas olan kadınların abdest almaları müstehap değildir.
Çünkü bunların abdestsizlik durumlarına abdestin bir tesiri yoktur.
Kadının adeti kesildi mi cünup gibi olur.
Adet Sayılmayan Kanlar
1.Adet görecek çağa gelmemiş kız çocuklarında görülen kan
2.Adet halinin en az müddeti olan üç günden az gelen kan
3.Adet halinin en çok müddeti olan on günden sonra gelen kan
4.Hamilelik esnasında gelen kan
5.Adetten kesilmiş yaşlı kadından gelen kan [3]
Adet Süresi
Hanefilere göre, hayzın en kısa süresi üç gün üç gecedir. Bundan azı özür kanı sayılır. "Ortası beş gün, en uzun sûresi ise on gün on gecedir. On günü geçen kanamalar özür sayılır. Dayandıkları delil şu hadistir: "Bekâr veya dul kadın için en kısa hayız süresi üç gün, en uzun süresi ise on gündür"
Şâfiî ve Hanbelilere göre, en kısa süre bir gün, bir gece, en uzun süresi ise, altı veya yedi gündür.
Mâlikiler, en az süre için bir sınır belirlemezken, en uzun süreyi kadının durumuna göre otuz güne kadar çıkarırlar.[4]
Adetli Bir Kadının Kestiği Yenilir mi?
Helal olması için hayvanı erkeğin kesmesi şart değildir. Hayvan kesmesini bilen kadınlarda kesebilirler. Hatta adet veya loğusa durumunda olan kadınlar bile kesebilir, kestikleri yenir.[3]
Adetli Bir Kadın, Kuran'a Bakabilir mi?
Adet ve loğusa durumunda veya cünup olan bir kimse okumadan, hecelemeden Kuran-ı Kerime yalnız bakabilir, bu mekruh değildir.[3]
Adetli Bir Kadın, Kuran Dinleyebilir mi?
Adetli veya loğusa durumunda bulunan bir kadın, Kuran-ı Kerimi tutmadan, okunan Kuran'ı okuyarak takip etmeden, hecelemeden yalnız dinlemesi caizdir. Bu durumun sevap derecesini ancak Allah bilir.[3]
Adetli Kadın, Kuran Meali Okuyabilir mi?
Bu durumdaki bir kadın, Kuran'a ve ayet yazılı bir şeye el süremez. Arapça dışında Farsça, Türkçe gibi bir dile yazılmış olan Kuran mealini, tutmak haramdır. Onda Kuran ahkamı yazılı olduğundan Kuran hükmündedir. Eğer içinde ayet bulunmuyorsa Türkçe kitap okumalarında bir mahzur yoktur. Eğer kadın adet durumunu öğrenmek istiyorsa zarureten fıkıh kitaplarına da bakabilir.[3]
Adetli Bir Kadın, Secde Ayeti Duyarsa
Adet veya loğusa durumunda olan bir kadın, namaz kılmakla mükellef olmadığı için secde kendisine vacip değildir. Cünup olan için bu böyle değildir. Cünup olan kimse, kadın olsun erkek olsun eğer secde ayetini duyarsa tilavet secdesi vacip olur. Temizlendikten sonra bu secdeyi yerine getirmeleri gerekir.[3]
Adetli Bir Kadın, Namaz Vaktinde Ne Yapar?
Ulemâ: "Hayızlı kadının her namaz vakti için abdest alarak namaz yerinde o namazı kılacak kadar oturması, adetini unutmamak için tesbih ve tehlil (Lâ ilâhe illâllâh) ile meşgul olması müstehaptır." demişlerdir. Bir rivayette: "bu kadına evvelce kıldığı namazların en güzelinin sevabı verilir." buyrulmuştur.[5]
Adetli Olan, Kuran Öğretmeni Olan Hanımsa
Kadın Kuran öğreticisi, hayız halinde, çocuklara kelime kelime öğretir ve kelimelerin arasını keser. Hece hece Kuran öğretmesinde de kerahet yoktur.[2]
Adetli Bir Kadın, Mübarek Gecelerde Ne Yapar?
Kadınların namazsızlık halleri eğer Ramazan, kadir gecesi, bayram, kandil gibi şerefli ve kıymetli, müminlerin günahlarının bağışlanacağı ve derecelerinin yükseleceği mübarek vakit ve zamanlara rastlayacak olursa, o mümin ve Müslüman kadınların kalplerindeki niyetlerine göre "Her kişiye, muhakkakniyetinin hakkı verilir" hadis-i şerifleri gereğince, o hayırlı günleri ve geceleri ibadetle geçirmek niyetinde idiyseler, şüphesiz ki, o mübarek ve güzel günlerin ve gecelerin rahmet ve bereketlerinden nasiplerini hem de eksiksiz olarak alacaklardır. Çünkü kadınların bu namazsızlık halleri, ellerinde olmayan bir özür kabilinden olduğu ve kendi istekleriyle olmadığı için mahrum olmalarını gerektirmez. Niyet, söz ve amelden hayırlıdır; çünkü söz ve amele gösteriş karışabilir, fakat niyete hiçbir şey karışamaz

umut55
03 Mayıs 2011, 18:05
Adetli veya Lohusa Kadınla Cinsel İlişkinin Kefareti Nedir?
Adetli İle Sevişme
Soru: Hanımı âdetli iken erkek onunla sevişip kendini tatmin edebilir mi? Bunun günahı var mıdır?
Cevap: Âdetli karısının dizkapağı-göbek arasına dokunmadıktan sonra, onunla her türlü cinsel oynaşma yapabilir. Karısının eliyle, ya da vücudunun başka yerleriyle tatmin olabilir ve diz kapağı - göbek arasından da örtü varken yararlanabilir. Bunda hiç bir sakınca olmadığı gibi, hem kendini boşaltıp haramdan koruduğu, hem de âdetli iken bir bakıma hasta olan ve yalnızlık hissedebilmesi muhtemel bulunan eşiyle ilgilendiği için bu sevap ve yapılması gereken bir davranıştır. Efendimizin, bütün hanımlarına, onlar hayızlı iken bu şekilde yaklaştığı rivayet edilmiştir. Hatta bazılarına göre âdetli hanımıyla cima dışında her şeyi yapabilir. İmâm Muhammed bu görüştedir.[1]
Allah Resulü buyuruyor: "Karısıyla hayız halinde, adetin ilk günlerinde ilişkide bulunursa bir dinar, son günlerinde bulunursa yarım dinar sadaka verir."
Fıkıh kitaplarında, "Eğer kan kırmızı veya siyah ise bir dinar, sarı ise yarım dinar sadaka vermesi müstehap olur" denilmektedir.
Eğer bir Müslüman adet halindeki hanımıyla ilişkide bulunmuşsa önce tövbe etmesi gerekir. Sonra da yukarı da belirtildiği üzere fakirlere sadaka vermesi gerekir. Bu sadakayı her iki taraf da verir.[2]

umut55
03 Mayıs 2011, 18:05
Adetten Sonra Yıkanmadan Cinsel İlişki
Hanefi alimlerine göre, adet hali olan kadının hayız süresinin en çoğu olan on gün geçerse, kan da kesilirse yıkanmadan cinsel ilişkide bulunabilinir.
Şafii ve Maliki alimlerine göre ise, yıkandıktan sonra cinsel ilişkide bulunabilinir.
Bazı alimlere göre de yıkanması gerekmez, yalnız cinsel organının yıkamakla cinsel ilişki helal olur.
Bu farklılık, "Onlar temizleninceye kadar yaklaşmayınız" (Bakara Suresi: 222) ayetindeki temizlik anlayışından kaynaklanmaktadır. İmam-ı azama göre buradaki temizlik hayzın kesilmesi demektir. Dolayısıyla adet bitiminden sonra yıkanmadan cinsel ilişkide bulunmak caizdir. Ancak yıkanmak müstehaptır.[1]

umut55
03 Mayıs 2011, 18:06
Ailede Sorumluluklar
Evli Erkekler İçin Önemli Konular
Eve bağlılık: Kadının hoşlandığı erkek, evine bağlı olan erkektir. Erkek, geceleri ihtiyaçtan fazla dışarıda kalmayıp evine dönmeli. İnsan aradığı saadeti, ancak evinde bulabilir.
Hoşgörü: Eşinin bazı kusurlarını görmezden gelmeli. Olağan bir kusurdan dolayı da bir-iki günden fazla dargın durmamalı. Erkek, bazen de kusuru kendinde aramalı.
İyi geçinme: Erkek, hanımına karşı güler yüzlü, tatlı sözlü, iyi huylu olmalıdır. Kadını incitecek yersiz davranışlardan, kaba tavırlardan sakınmalıdır.
Nafaka: Evli erkek, imkanları nispetinde eşinin ve çocuklarının maddi ihtiyaçlarını karşılamakla, helal nafaka sağlamakla mükelleftir. Nafaka, yeme-içme, mesken, giyim gibi zaruri ihtiyaçlardır.
Nezaket: Kadın, eşi tarafından beğenilmeyi ister. Şaka dahi olsa kadın kötülenmemeli. Lüzumu yokken tenkit edilmemeli. Kadına değer verilmeli. Sık sık yaptıklarını takdir etmeli.
Sabır: Erkek, eşinin bazı hatalı sözleri ve davranışlarına karşı hemen öfkelenmemeli. Sinirlenip bağırmamalı. Kadın sinirlenmişse de, erkek sükûnetini korumalı.
Sevgi ve bağlılık: Erkek, eşine karşı olan sevgisinde cömert olmalıdır. Ona karşı öyle samimi olmalı ki, kadın herkesten daha çok sevildiğini hissetsin. Ancak bu, her isteğini yerine getirmek anlamında değildir. Bazı istekler elbette gerçekleşmeyebilir.
Sohbet: Şartlar elverdikçe hanımıyla sohbet ve şakalar yapıp neşeli vakitler geçirmeyi sağlamak evliliğin tabii ihtiyaçlarındandır.
Tedbir: Erkek, ailede kavga çıkarmaktan ve kadını dövmekten sakınmalı. Evlilik hayatının selameti için herkes çeşitli tedbirler alır. Fakat, basit kusurlar için kadını azarlamak yersizdir.
Yardım: Dışarıya dönük işler erkek tarafından görülmeli. Ev işlerinde de kadına yardımcı olmalı. Evdeki düzen ve temizliğe dikkat etmeli.
Evli Kadınlar İçin Önemli Konular
Alaydan sakınmak: Kadın, şaka dahi olsa eşi ile alay etmemeli. Ona hakarette bulunmamalı. Hele bunu başkalarının yanında asla yapmamalı. Ayrıca ikide bir kendini ve sülalesini övmekten sakınmalı.
Dedikodu: Bağırıp çağırmaktan, gevezelik etmekten, başkalarının dedikodusunu yapmaktan kadınlar titizlikle sakınmalı. Huzursuzlukların baş sebebi dildir, bunu unutmamalı.
Engel çıkarmamak: Kadın, eşinin ilmi ve fikri çalışmalarına engel olmaktan sakınmalı. İlim ve fikir mesleğinde hizmet görenler, bunları evlilik hayatına feda edemezler.
Ev idaresi: Ev idaresinde kadın lüks ve israftan kaçınmalı. Evdeki eşyaları temiz ve idareli kullanmalı. Ev masraflarında kadının savurganlığı iyi değildir. Tutumlu olması gerekir. Buna dikkat etmeyen aileler sıkıntıya düşerler.
Güler yüz: Kadın, erkeğine karşı güler yüzlü, tatlı sözlü olmaya çalışmalı. Kocasının iyiliklerine karşı teşekkür etmek de, güzel bir nezaket halidir.İtaat: Kadın, eşinin meşru isteklerine itaat etmeli, sözlerini dinlemeli. Ancak haram işlemeye ve farzın terkine yönelik yersiz bir istek karşısında kimseye itaat gerekmez.
İzin almak: Eşinden izinsiz ve lüzumsuz dışarılarda gezmekten kaçınmalıdır. Ancak ana-baba ve yakın akrabalar, lüzum ve ihtiyaç halinde izinsiz de olsa ziyaret edilebilir.
Süslenme: Kadın, evindeki süs ve giyimiyle erkeğine cazip görünebilmeli. Bu süslenme faydalı ve lüzumludur. Fakat kadın, sadece eşi için süslenmeli, dışarıya karşı değil!
Şikayetçi olmamak: Erkek eve döndüğü zaman kadın, bir takım sıkıntı ve şikayetleri öne sürerek huzur bozmaktan sakınmalı. Ailedeki kaynana kayınbaba ile de iyi geçinmelidir.
Tenkitten çekinmek: Kadın, erkeğine karşı olur olmaz şeyler için tenkitte bulunmaktan ve ona emir verir gibi tavır almaktan sakınmalı. Hiç bir erkek, eşinin ona emir vermesinden hoşlanmaz.
Ailede Çocuk Terbiyesi
Adalet: Ana-baba, çocuklara dönük davranış ve hediyelerde eşitliği gözetip adaletli davranmalı. Fakat onlardan biri haksızlık yapınca, bunu da dikkate almalı.
Arkadaşlık: Her zaman için çocukların arkadaşlarına dikkat etmeli. Onları ahlâksız ve edepsiz kimselerle arkadaşlık etmekten korumalı, iyi çocuklarla arkadaşlığı sağlanmalı.
Dinî bilgi: Çocuğa anlayacağı seviyede iman ve İslâm esasları telkin edilmeli. Dinî duyguları geliştirilip kuvvetlendirilmeli. Dinî telkin ve tebliğin en uygun dönemi 7-15 yaşları arasıdır.
Helâl lokma: Ana-baba, evladına haram lokma yedirmekten sakınmalı. İhtiyaçlarını azından da olsa helâlinden temin etmeli, fazla mal için asla helâl olmayana uzanmamalı.
Hürmet: Çocuklar büyüklere saygılı olmalı. Onlar gelince ayağa kalkmalı. Gerektiğinde onlara yer vermeli. Onların yanında söz hakkı verilmeden gevezeliğe kalkışmamalı.
Konuşma adabı: Çocukları kaba sözlerden, ayıp laflar etmekten ve yalan söylemekten menetmeli. Onlara güzel sözleri, doğru, nazik ve edepli konuşma tarzını benimsetmeli.
Mükâfat: Çocukta iyi davranışlar görülünce onu mükâfatlandırmalı, teşvik etmeli. Kötü halleri ise uygun lisanla ikaz edilerek yasaklanmalı.
Oyun: Çocuklar için oyun ve eğlence vaz geçilmez ihtiyaçtır. Bu unutulmamalı. Onlar toplu halde oynarken zaruret olmadıkça oyunlarını bozmamalı.
Örnek tavır: Çocuğun yapmaması istenen fena hallerden ana-baba da uzak kalmalı. Yapılması istenen şeylerin büyükleri tarafından yapıldığını çocuklar da görmeli.
Yemek adabı: Çocuklar yemekten önce ve sonra ellerini yıkamalıdır. Tabii bu büyükler için de geçerli. Yeme-içmeye 'Bismillâh' ile başlayıp, sonunda 'Elhamdülillâh' deme alışkanlığı kazanmalı. Sağ elle yemeli. Büyüklerden önce yemeye başlanmamalıdır.
ANA-BABA HAKLARI
Amirlik etmemek: Ana-babasında bir kötülük ve yanlışlığa şahit olan evlat, güzel ikazla ondan vazgeçirmeye çalışmalı. Emir verircesine yüksek sesle azarlamaktan sakınmalı.
Bağış: Vefat eden ana-baba namına hayır-hasenatta bulunup, sevabını onların ruhuna bağışlamalı. Zaman zaman kabirlerini ziyarete gitmeli. Kuran okuyup hayır duaları etmeli.
Dua almak: Çocuklar, ana-babasının hayır duasını almalı, beddualarından korunmalı. Ana-babanın duası makbuldür. Ancak ana-baba da çocuklarına bedduadan sakınmalı.
Gönül almak: Bir işe teşebbüs edilirken ana-babanın da gönlünü almalı ve rızasını kollamalı. Evlenme teşebbüsünde bulunan gençler, ana-babanın rızasını dikkate almaya çalışmalı.
Güzel söz: Ana-babaya güzel sözle, yumuşak ifadelerle hitap etmeli. Kesinlikle azarlama tarzında sert ve kalp kırıcı sözler söylememeli. Onları isimleriyle çağırmamalı. İsyan etmemek: Ana-babaya karşı gelmekten, gönüllerini kıracak davranışlardan sakınmalı. Ana-babaya isyan, hakaret, eza ve cefa haramdır. Ana-baba da hatalı davranışlarıyla, evladını isyan ve itaatsizliğe sürüklememeli.
Hizmet: Ana-babanın hizmetlerini seve seve yapmalı. Onların teklifini beklemeden yardımlarına koşmalı. Hizmette annenin hakkı önce gelir. Hürmette ise baba hakkı öndedir.
İtaat: Evladın ana-babanın meşru tekliflerine itaati vaciptir. Yapılması haram olan şey veya farz olanın terki teklif edilirse, o isteğe uyulmaz.
Sabır: Ana-babaya itaat yolunda karşılaşılan güçlüklere tahammül gerekir. Onlar bize eziyet ve kötülük etseler dahi, biz onlara çeşitli yollarla iyilik etmeliyiz. Şüphesiz ki böyle külfetlerin zamanla büyük nimetleri görülecektir.
Saygı: Çocuklar her zaman ana-babaya hürmet etmeli. Yanlarında saygısızlık etmemeli, onlara karşı asla bıkkınlık gösterip yüz ekşitmemeli.

umut55
03 Mayıs 2011, 18:06
Anneden Kızına Nasihat
Bir Annenin Kızına Nasihati
Yavrum, şimdi sana kırk yıllık evliliğimin tecrübelerine dayanarak bazı nasihatlerde bulunacağım.Bu nasihatlerime uyarsan dünyada mutlu bir evlilik geçirdiğin gibi, ahrette de ebedi saadete ulaşırsın.
1 - Kanaatkâr ol! Yâni, kocan tarafından getirilen yiyecek ve giyecek her şeyi memnuniyetle kabul et! Çünkü, kanaat, kalbi huzûra kavuşturur.
2 - Söylenenleri dâima iyi dinle ve kocanın meşrû (islama uygun) emirlerine itaat et!
3 - Evin ve her şeyin her zaman, temiz, muntazam ve düzenli olsun!
4 - Eşinin yemek saati ile uyku saatine dikkat etmelisin! Açlık, insanı huysuz eder, uykusuzluk ise, öfkelendirir.
5 - Evinin mallarını ve eşyasını iyi koru! Yaptığın işleri, iyilikleri başa kakma! iyiliğe karşı iyilik çabuk unutulur fakat kötülüğe karşı yapılan iyilik unutulmaz.
6 - Eşinin yakınlarına güzel muâmelede bulun! Kocanın hatâlarını, yalnız iken, yumuşak bir şekilde söyle!
7 - Kocanın sırlarını hiç kimseye söyleme! Karı-koca arasındaki sırlar kabre berâberlerinde gömülmelidir.
8 - Eşinin üzüntüsünü ve neşesini paylaş! Ona her yönüyle iyi bir hayat arkadaşı ol! Yalan, yuvayı içten içe yıkan bir kurttur.
9 - Aranızdaki problemleri kendiniz hâlledin! Sakın bunları, bize ve başkasına taşıma! Kimseden medet umma!
10-Kocandan, almakta zorlanacağı, gücünün yetmeyeceği şeyleri isteme!
11-Kadının güzel huylusu, eşine Cennet nîmetidir. Sen kocana Cennet nîmeti ol! Azap çektirme!
Yavrum, bunları yapabilmen, ancak, onun isteklerini kendi isteklerine, onun rızasını kendi arzularına tercih etmenle mümkün olabilir.Hep kendi istek ve arzularını ön plana çıkartırsan, bu nasihatleri tutman mümkün olmaz.[1]

umut55
03 Mayıs 2011, 18:07
Başlık Parası
Başlık, kimi bölgelerde, evlenirken damadın kaynatasına ödemesi görenek olan topluca paraya verilen ad.
Zamanımızda bazı kız babaları, halen erkek tarafından para almak suretiyle söz vermektedirler. "Başlık" veya "ağırlık" adı ile alınan bu para rüşvet kabilinden bir haramdır [1] İslâmi hayatta yeri olmayan, Hz. Peygamber'in yürürlükten kaldırdığı, ancak bugün bile bazı toplumlarda varlığını sürdüren bir âdettir. Bazı yörelerde buna "kalın" da denir.
Asrımızda bazı Müslüman topluluklarda kız babaları, hakları olmadığı halde, kızlarını verdikleri erkeklerden veya erkek tarafından "başlık" adı altında bir para veya mal almakta ve ekseriya bu parayı kızlarının satış bedeli olarak telakkî ettiklerinden, kızlarına vermemekte; kızlarının düğün giderleri için sarf etmemekte ya da cüz'i bir miktarını harcamaktadırlar. Bu durum özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da görülmektedir.
İslâm'ın gelişinden önce toplumda kadına gereken değer verilmiyordu. Kadın alınıp-satılan bir mal durumundaydı. İslâm kadını insan olarak erkekle aynı haklara sahip kıldı; ona inanç, ibadet ve ahlâk sistemindeki müşterek yükümlülüklerinin yanı sıra, muamelatta da şahsiyet, mülkiyet ve benzeri haklar kazandırdı.
İslâm dini evlilik müessesesinin kolay teşkîli için azamî kolaylığı sağlamış, evliliği zorlaştıran unsurlardan da sakındırmıştır. Yukarıda izah edildiği şekliyle başlık almak İslâm'da yasaklanmıştır. Başlık evlenmeleri güçleştirmektedir. Buna karşılık Kuran-ı Kerîm "Kadınlara mehirlerini cömertçe verin, eğer ondan gönül hoşluğu ile size bir şey bağışlarlarsa onu afiyetle yiyin." (en-Nisâ, 4/4) buyurarak "mehir" adıyla bir evlilik (nikâh) bedeli koymaktadır. İslâm'ın kuralı olarak mehrin özüne vâkıf olunduğunda evlilik olayı kolaylaşır.
Mehir, kadının nikâh akdi ile kocasından hak ettiği maldır ve bunu kocasından alır.[2] Evlenen kadın mehir adıyla bir mala hak kazanır. Mal ile değişimi mümkün olan bir menfaat da mehir olabilir. Mehir kadınlardan istifade karşılığında bir bedeldir. Mehir verilmesi, kadınların değerini yüceltme, ihtiyaçlarını karşılama, çeyiz tedâriki, istikbâllerini güvence altına alma ve nikâhın önemini belirtme gibi ilâhî hikmetleri ihtiva eder.
Mehir kadının hakkı olduğu için tasarrufu da ona aittir. Kadının velîsi ancak kadının izniyle mehri kullanabilir. Kadının izni olmadan hiç kimse mehri kullanamaz ve bu mehirden istifade edemez. İzinsiz tasarruf haramdır.[3]
Mehir miktarını fazla tutmamak, evlenecek erkeğin mali durumuna göre ayarlamak gerekir. Bu konuda sosyal bakımdan önemli olan, mehrin insanların güç yetirebileceği bir derecede Olması ve kızlarla evliliğin arasını açıp sosyal zararı olan bir hal almamasıdır. Kız tarafı mehir talebinde katı davranmamalıdır. Mehrin fazlalığının çok defa genç kız ve erkeklere ahlâkî bakımdan zararı da olmuştur.[4] Peygamber Efendimiz (s.a.s.) "Mehrin hayırlısı kolay (az) olanıdır." [5] buyurarak mehrin az ve ödenebilir olmasını tavsiye etmiştir.
Başlığı mehirle mukayese etmek gerekirse; mehir nikâh akdi sırasında tespît edilen ve kadına ait olan bir mal veya bedeldir, babanın bunda bir hakkı yoktur. Başlık ise satış bedeli olarak telâkki edilmektedir. Hür insan satılamayacağına göre, bu para satış bedeli olamaz; rüşvet mahiyetinde olup haramdır. İslâmî bilgisi olmayanlar, istedikleri bu parayı mehre benzeterek, hareketlerine meşrûiyet kazandırmağa çalışmaktadırlar. İslâm hukukuna göre bu parayı vermiş bulunan bir erkek, kız babasından bu parayı geri isteme hakkına sahiptir. Elde mevcut değilse, ödetme yoluna gidebilir.
İslâm'a teslim olmuş bir kimse, haram olan bu parayı kabul etmemeli cehalet sebebiyle almış bulunuyorsa geri verme asaletini göstermelidi

umut55
03 Mayıs 2011, 18:07
Bebeği Sallayarak Uyutmak
Bir haftalık bebekler günün yaklaşık %80'ini kısa aralıklarla uyuyarak geçirirler. Bir aylık olduklarında, uyku zamanları günde 3 ila 4 kestirmeye ve 5-6 saatlik kesintisiz bir gece uykusuna dönüşerek gittikçe azalır.
Bebeklerin geceleri uykudan uyanmaları, annelerin en çok zorlandıkları hususlardan biridir. Günümüzde uzmanlar 'bebek ağladığında karnının tok, altının kuru olduğundan ve sancısının olmadığından eminseniz, yattığı odanın kapısını kapatıp yanından kararlı bir şekilde uzaklasın, bir süre sonra sesi kesilip uyuyacaktır' diyorlar.
Annelerin çocuklarını kitaplara bakarak büyütmeye çalıştıkları 20. yüzyılın son çeyreğinden önce doğan bebekler annelerinin kucaklarında, ayaklarında veya bir beşikte sallanıp uyutularak büyüdüler.
Bebeklerin sallanarak uyutulmalarına, bilim adamları 'vestibular uyan' adını veriyorlar. Gerçi anneler binlerce yıldır bebeklerini sallıyorlar ama konu araştırmacıların daha yeni ilgisini çekiyor. Anneler sallamanın bebeği sakinleştirdiğinden ve uyuttuğundan eminler ancak uzmanlar bunun ayrıca bebeğin gelişimine de çok faydalı olduğu hususunda dikkati çekiyorlar.
İç kulak, işitme ve denge organlarını içeren iki bölümden oluşur, işitmede hiçbir rol oynamayan ikinci bölüm yalnızca dengeyle ilgilidir. İçi sıvı dolu yarım daire biçiminde üç kanaldan oluşan bu bölüme 'vestibular labirent' denilir.
Buradaki hücreler, başın en küçük hareketi ile çalkalanan iç-kulak sıvısının çırpıntılarıyla uyarılarak başın açısal hareketini anında beyne iletirler. Görme duyusunun da yardımıyla dengenin sağlanmasına yardımcı olurlar. Çok hızla dönüp aniden durduğumuz zaman, iç kulak kanallarındaki sıvı hala dönmekte olduğundan baş dönmesi denilen durum meydana gelir.
Vücut sallanırken gözler sabit bir noktaya baktığında onlardan beyine hareket olmadığı sinyali gider. Bu iki sinyal arasındaki fark, araba tutmasında olduğu gibi bir çeşit baş dönmesi ve uyku getirir. Uykunun gelmesi vücut ihtiyacı olarak değil tamamen beyinde oluşur. Devamlı hareket halinde olan, başka şeyle meşgul olan bebeğin sallanarak uyutulması zordur.
Araştırmalar içkulak vestibular sistemi düzenli olarak uyarılan bebeklerin daha hızlı geliştiklerini, daha erken oturup, ayakta durabildiklerini gösterdiler. Salıncakta, kucakta veya ayakta sallanan bebeklerdeki reflekslerin uyarı almayan bebeklerden daha hızlı gelişmeleri araştırmacıları bir başka yöne, önemli bir çocuk sorununa yöneltti.
Hiperaktif denilen aşırı hareketli, sürekli hayal gören ve yeteneklerini geliştiremeyen çocukların vestibular sistemlerinde bazı bozukluklara rastlandı. Yapılan çalışmalar, mongoloid olan veya beyin felci geçirmiş olan çocukların vestibular uyarı ile daha iyi gelişebildiklerini gösterdiler.
Araştırmacıların daha yeni farkına vardıkları bebekleri sallayarak büyütmenin faydalarını anneler insanlığın ilk günlerinden itibaren annelik içgüdüleri ile hissetmişlerdi. Tabii burada bebeğin annesinin kucağında sallanırken, onun sesi ve kokusu ile duyduğu mutluluğun etkisini de unutmamak gerekir

umut55
03 Mayıs 2011, 18:08
Bekâretin İzâlesi
Mehmet Ali Demirbaş
Normal vasıfları taşıyan kız ve erkek için, bunun bir zorluğu olmaz. Yapılacak iş; sevgi oyunlarıyla temas ortamı hazırlanır, gelin o safhaya geldikten sonra, yani ilişkiyi kolaylaştırıcı kaygan sıvı gelince, üstten aşağı hafif kuvvette bir tazyikle zifaf ilişkisini tamamlanır. Kız uyarılamaz, kaygan sıvı gelmezse, bir merhem kullanılmalı. Cinsiyet organlarına bir miktar vazelin sürmek bu işi kolaylaştırır. Kızlık zarının yırtılmasında, kanama ve acının hafifletilmesi için eşlerin yatakta alacakları pozisyon önemlidir. Bunun için, genç kız bacakları ayrık ve dizleri bükülmüş vaziyette sırt üstü yatmalı; erkek diz ve dirseklerinin desteğini kullanarak, cinsiyet uzvunu eşinin döl yoluna üst taraftan ve üst kenarı boyunca, aşağı doğru kaydırarak koymalıdır. Burada cinsiyet organının hazneye girişinde, eşinin hazne ağzının tabii açıklığı yardımcı olur. Bu esnada zar gerilir ve yapılan basınçla, umumiyetle iki yerden ve arkaya doğru yırtılır. İşte, sözü geçen hafif ağrı bu anda, zarın direnci ile erkeğin cinsi uzvunun yapacağı güçlü tazyik karşı karşıya geldiğinde duyulur. Böyle bir durumda genç kızın kalçalarını küçük bir hareketle kasarak eşine yardımcı olması iyi olur. Aslında temas öncesinde, genç kızın cinsi bakımdan başarılı bir şekilde uyarılması, temasın her iki taraf için de kolayca tahakkukuna yeterlidir. Cinsi tatmine erişen genç kızın ve erkeğin cinsi organlarında, girişi kolaylaştıracak kaygan sıvılar ifraz edilir.
Vazelin kullanmak birleşmeyi kolaylaştırır. Ama asıl çözüm, temas öncesi hazırlığın ideal şekilde yapılmasıdır. Kadın, okşama ve sevişme ile hazır vaziyete gelmiş olmalı! Bu olursa, başka bir tedbire ihtiyaç duyulmaz.
Tahriş, acıma gibi hallerde, sonraki temaslar için 1-2 gün ara vermek iyi olur. Ama bu da şart değildir. Karşılıklı istek varsa, ertesi gün veya birkaç saat sonra temas yapılabilir. Aşırı istek acıyı hissettirmez. Zarın yırtılmasıyla gelen kan durmazsa telaşa mahal yoktur. Genç kız sırt üstü vaziyette dizlerini kaldırıp bacaklarını kasarak bitiştirirse, kanama çoğu zaman kendiliğinden durur. Nadiren de olsa durmayıp aktığı da görülür.
Gerçekten de cinsi temasa her iki tarafın da ruhen ve bedenen çok iyi hazırlanmış olmaları, erkeğin eşini başarılı bir şekilde uyarması ve her ikisinin de cinsi heyecan bakımından tatminkâr bir seviyeye çıkmaları hâlinde neredeyse hiç acı duyulmaz. Aşırı heyecan, aşırı zevk ağrı hissini ortadan kaldırır. Savaşta ve kavgada yaralanma, neden sonra kan görülmesi ile anlaşılır. Bu arada, eşlerin birbirine yardımcı olması, bilhassa erkeğin çok sabırlı, anlayışlı ve şefkatli olması gerekir.
Zifaf gecesinde acı duymak korkusu, yabancı bir erkekle en mahrem buluşmanın verdiği utanma hissi ve kızlıktan kadınlığa geçiş gibi, çok önemli bir dönüm noktasında bulunuşu dolayısıyla, kadının göstereceği çekingenliği anlayışla karşılamalı.
Onu samimiyetle kendisine alıştırdıktan ve ürkeklik hislerini teskin ettikten sonra, nâzik ve yumuşak bir surette birleşmelerini temin etmek, erkeğin vazifesidir. Netice olarak; zifaf gecesinin ilk teması ve sonrasında, dikkatli, sabırlı ve ihtiyatlı olmalı. Bu hususlara dikkat edilmezse, cinsi temastan kadın, zevk yerine acı ve ıstırap duyabilir. İlk zifaf ilişkisinde, arzulanan cinsi zevkin bulunamaması tabiidir.

umut55
03 Mayıs 2011, 18:09
Cima
Kadınla erkeğin cinsi temasta bulunması. İslâmiyet insan yaratılışına uygun en tabiî bir dindir. Bu nedenle müminleri evlenmeye teşvik etmiştir. Evlilik sayesinde cinsi arzular tatmin edilir, iffet ve namus korunur, neslin devamı mümkün olur.
İslâm'a göre cimâ'ın da bir takım adâbı vardır. Bunlar; birleşmeden önce euzü-besmele çekmek; örtü altında olmak; kıbleye karşı olmamak; aybaşı halinde yapmamak, dübürden sakınmak, kadına yumuşak davranmak; o da ihtiyacını giderinceye kadar terk etmemek; ikinci defa ilişkide bulunacaksa eteğini yıkamak; gecenin başlangıcında ilişkide bulunacaksa uyumadan önce yıkanmak, hiç değilse abdest alıp öyle uyumak; sevgi ve ilgiyi artırıcı hareketlerde bulunmak ve:
"Allah'ım! Bizden ve bize vereceğin çocuktan şeytanı uzak kıl" diye dua etmek. Kim bu duayı okur da çocuğu olursa şeytan onu saptıramaz.[1]
İslâm cinsi arzuların meşru yoldan giderilmesini ister. Kadına dübürden yaklaşmayı yasaklaması, Kur'anî nass ile belirlenmiştir. "Allah'ın size emrettiği yerden onlara gidin" (el-Bakara, 2/222) buyrulur. Bu bildiğimiz tenâsül yoludur. Arka yoldan yaklaşmak doğru değildir. Peygamber Efendimiz: "Hanımına arka yoldan yaklaşan kimse lanete uğramıştır." buyurur. Başka bir hadîslerinde de:
"Erkeğe veya kadına arka yoldan yaklaşan kimseye Allah, rahmet bakışıyla bakmaz" buyururlar.[2] Böyle davranmak küçük livata olarak kabul edilmiştir.
Adet gören veya loğusalık halinde bulunan kadınlarla cinsi ilişkide bulunmak haramdır. Nitekim: "Hayız zamanında kadınlarınızla cinsi münasebetten vazgeçin. " (el-Bakara, 2/222) ayeti bunu açıkça ifade etmektedir. Cinsi münasebetten sonra gusletmek farzdır.

umut55
03 Mayıs 2011, 18:10
Cinsel Görevden Kaçınma
Kadının cinmselliğinden yararlanmak kocanın hakkı olduğu gibi, erkeğin cinselliğinden yararlanmak da kadının hakkıdır. Cenab-ı Hak buyuruyor:
"Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları varsır. Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları bir derece daha fazladır." (Bakara Suresi : 228)
Bu ayette bahsedilen bir derece, cinsellik konusunda değildir. Cinsellik konusunda erkek-kadın eşittir. Erkeğin bir derece daha haklı olduğu konu onun kadını gözetmesi, malını koruması, onu idare etmesi, ailenin yükünü çekmesi açısındandır. Allah Resulu buyuruyor:
"Kadın kocasının izni olmadan (farz oruç dışında) oruç tutar da orucu sebebiyle kocasının arzularını karşılamaktan kaçınırsa Allah ona üç haram işin günahını yükler."
"Kişi cinsel ilişkide karısını çağırdığı zaman karısı ocak başında yemek pişiriyorsa da kocasının davet cevap versin."
"Kişi karısını yatağa çağırdığı zaman (bir özrü olmadan) kadın gelmekten kaçınır, kocası da bu sebeple ona kırgın olarak gecelerse, melekler sabaha kadar o kadına lanet ederler."
"Size cennetlik kadınları tanıtayım mı? Onlar bir hata ettikleri veya kocaları tarafından bir haksızlığa uğratıldıkları zaman kocalarına karşı: "Seni hoşnut etmedikçe uyumayacağım diyebilen kocalarına düşkün kadınlardır."
Aynı şekilde kocanın cinselliğinden yararlanmak da kadını hakkıdır. Bu hakkını almasına yardımcı olmak da kocasının görevidir. Kocanın bu görevini yapmaması, onu suçlu ve günahkar yapar. (Tefsir-i Kurtubi 3/124) Hatta koca cinsel görevini yapamadığı zaman kadın mahkemeye başvurup boşanabilinir. bu hak erkeğe de verilmiştir.

umut55
03 Mayıs 2011, 18:10
Cinsel Hayat Bir İbadet midir?
Cinsel hayatı ibadet hayatının bir bir bölümüdür. Çünkü yapılması ve yapılmaması doğrudan sevap veya günah kapsamına girmeyen mübah işler dahi Allah rızası gözetilerek ibadete dönüştürülebilinir. Unutmayalım! her zaman ibadet zamanı, her mekan ibadet mekanıdır. Her söz, her davranış ve her iş ya ibadet sınırların içinde veya dışındadır, buna cinsel hayatın ibadet hayatının bir bölümü olduğu yönünden bakarsak:
* Cinselliği korumak ve kullanmak bir ibadettir: İnsanlarda cinsel organları, tatmin edilmek istenen cinsel arzuları yaratan ve üreme organına yükleyen Allah'tır.
O'nun yarattığı cinselliğe saygı duyarak ve O'nun koyduğu yasalar içinde evlilik yoluyla cinsel organları kullanarak tatmine ve üremeye yönelmek, Allah'ın hilkatını ve yüklediği görevleri korumaktır. bu sebeple de saf ibadettir.
Allah'a isyan olduğu içindir ki Allah Resulü cinsel hayattan çekilmeyi yasaklayarak şöyle buyurmuştur.
"İslam'da cinsel hayattan çekilmek yoktur."
* Cinsel hayatı evlilikle başlatıp sürdürmek ibadettir: Allah'ın ve Peygamberi'nin emirlerini uygulayarak evlenmek ve böylece cinsel hayatı başlatıp sürdürmek ibadettir.
Evlilik ancak cinsellikle oluşturulup yaşatılabileceğinden, hele cinsel eylemler pek tabi bir ibadettir?
* Cinsel haramlardan kaçınmak ibadettir: Cinsel haramlar dahil, Allah'ın ve Peygamberinin bütün yasaklarından kaçınmak ibadettir. Kaçınılması gereken ilahi yasaklardan biri zinadır.
Zina yapmak imkanlarına malik iken Allah'ın azabından korkarak ve rızasını talep ederek zinadan kaçınmak öylesine büyük bir ibadettir ki, bu ibadet dünyada mücizemsi olayları doğurabilecek yüceliktedir.
* Cinsel haramlardan korunmak için eşle cinsel ilişki ibadettir: Haramlardan kaçınmak farzdır. Cinsel haramlardan korunmamıza yardımcı olacak girişimlerde bulunmamız da farzdır. Farzların ifası ise Allah'a itaat olup ibadettir.[1]

umut55
03 Mayıs 2011, 18:11
Cinsel İlişkide Ağrı
Dr. Kağan Kocatepe
Kadınlar bu ağrıyı daha çok genital bölgede basınç, yırtılma veya yanma hissi olarak tarif ederler.
Neden olur?
Disparoni nedenleri incelenirken aşağıdan yukarı doğru (vajina girişinden iç genital organlara doğru) bir ayrım yapmak konunun daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunacaktır.
Vajina girişine bağlı nedenler:
1.Kızlık zarıyla ilgili sorunlar: Kızlık zarının yapısal olarak sert olması bu durumun en tipik örneğidir.
2.Menopoza bağlı dokularda gerileme ("atrofi") ve kuruluk: Menopoz döneminde genital dokular esnekliklerini yitirdiklerinden ve vajinada kuruluk olduğundan cinsel ilişki tahriş ve ağrıya neden olabilir.
3.Yeterince hazır olunmadan ilişkide bulunma ve buna bağlı tahriş
4.Doğum kesisi ("epizyotomi") nedbeleri: özellikle zor doğumlardan sonra vajina girişine ve vajina içine fazla sayıda dikiş atılması gerektiğinde veya doğum kesisi iyileşmesi esnasında enfeksiyon meydana geldiğinde dikiş yerleri sıklıkla nedbe bırakarak iyileşir ve bu nedbeler ilişkide ağrı duyulmasına neden olur.
5.Enfeksiyonlar: Aktif Herpes Simpleks enfeksiyonları (genital uçuk) hem cinsel ilişkide hem de diğer zamanlarda ağrı nedeni olabilir.
Vajinaya bağlı nedenler:
1.Enfeksiyonlar: ileri derecede bir vajina enfeksiyonu (vajinit) ilişki esnasında ağrı duyulmasına neden olabilir
2.Kitle ve tümörler: vajinada kitle çok nadir görülür. Büyük kitleler ağrı ve beraberinde kanamaya neden olabilirler.
3.Yeterince hazır olunmadan ilişkide bulunma ve buna bağlı tahriş
4.Rektosel (vajina arka duvarı sarkması), rahim sarkması ve sistosel (vajina ön duvarı sarkması): gerilmeye bağlı ağrı nedeni olabilirler.
5.Yabancı cisimlere karşı gelişen allerjik cevap: prezervatiflerin yapısında bulunan lateks maddesi bazı kadınlarda ciddi allerjik reaksiyonlara neden olabilmektedir. Bu tür durumlarda vajina girişi ve vajina dokusu ödemli ve dokunulmaya hassas olduğundan ilişki esnasında ağrı duyulmasına neden olabilir.
6.Doğumsal vajina kusurları: vajinanın doğuştan dar olması veya ileri derecede kısa olması ilişki esnasında ağrı duyulmasına neden teşkil edebilmektedir.
7.Pelvik yapılara ait nedenler (iç genital organlara bağlı nedenler):
8.Pelvik iltihabi durumlar: pelvik enfeksiyonlar hem akut dönemde hem de iyileştikten sonraki dönemde ilişkide ağrı nedeni olabilirler.
9.Endometriyozis: endometriozis genital bölgedeki organlarda yapışıklıklara neden olan bir durumdur. Bu yapışıklıklar ilişki esnasında gerilmeye ve ağrıya neden olabilirler.
10.Rahimin habis veya selim tümörleri
11.Pelvis içindeki organlarda geçirilmiş enfeksiyonlara, ameliyatlara veya endometriyozise bağlı gelişen yapışıklıklar
12.Geçirilmiş pelvis kırıkları
Sindirim sistemi ve idrar yolu hastalıkları: nadiren ağrı nedeni olurlar
1.İltihabi bağırsak hastalıkları (Crohn hastalığı-Divertikülit)
2.Hemoroid (basur), fistül ve fissür gibi anüs ve rektum bölgesi hastalıkları: dışkılama esnasında ve sonrasında ağrıya neden olabilecekleri gibi yakın komşuluk nedeniyle disparoni nedeni de olabilirler.
3.Uretra veya idrar torbasına ait sorunlar
Psikolojik sorunlar:
İlk ilişkinin ağrılı olmuş olması kadının cinsel ilişkiden korkmasına ve ilişki esnasında ağrı hissetmesine neden olabilmektedir. Disparoni vajinismus ile karışabileceğinden yapılan değerlendirmeyle ayırıcı tanının yapılmış olması son derece önemlidir.[1

umut55
03 Mayıs 2011, 18:11
Cinsel İlişkide Müstehab ve Mekruhlar
Müstehab Olanlar
1.Eûzü-Besmele'yle başlamalıdır.
2.Niyet zinâdan korunmak ve hayırlı evlat yetiştirmek olmalıdır.
3.Başlamadan önce, kadınla kâfi miktâr oynaşmak ve kadında kuvvetli bir arzu belirdikten sonra başlamak gerekir.
4.Acele etmemeli, kadının da tatmin olması beklenilmeli
5.İlişki bitince hemen çekilmemeli, biraz daha birlikte kalmalıdır.
6.Tekrar ilişkide bulunmak veya uyumak için, hemen avret yerlerini yıkamalıdır.
7.Ayrıca abdest almak veya gusletmek lâzım değilse de iyi olur.
8.Cinsel ilişkiden sonra hiç biri yapılamazsa hiç olmazsa yatak avuç içi ile silinmelidir ki....
9.Pazartesi ve cuma geceleri olması iyidir. Diğer geceler de câizdir.
Mekruh Olanlar
1.Kıbleye ayak dönmek.
2.Yorgan ve benzeri bir örtü olmadan, açık olarak çırılçıplak olarak cinsel ilişkide bulunmak.
3.Tam ilişki hâlindeyken konuşmak, gülmek, sesi yükseltmek Konuşma ve fısıldamalar, başlangıç sırasında olmalıdır.
4.Eşinin ve kendinin avret uzvuna bakmak. İhtiyaç hâlinde karı koca birbirine tepeden tırnağa bakabilir.
5.Kamerî ayların ilk, orta ve son gecelerinde cimâ etmemelidir!
6.Eşler arasında geçen cinsî ilişkilerle ilgili mahrem sırların başkalarına ifşâ edilip yayılması haramdır.[1]

umut55
03 Mayıs 2011, 18:12
Cinsel İlişkide Tavsiye Edilen ve Edilmeyen Vakitler
Bazı âdâb kitaplarında, cinsel ilişki vakitleriyle ilgili zamanlardan ve bu vakitlerin doğacak çocuklar üzerindeki etkilerinden bahsedilmiştir. Bunlar dinî bakımdan uyulması gereken bağlayıcı hükümlerden değildir. Fakat bahsedilen vakitlerin gözetilmesi zararlı olmaz, faydalı olur.
Tavsiye Edilen Vakitler
Pazartesi, salı, perşembe, cuma geceleri ve gündüz öğleden önce.
Tavsiye Edilmeyen Vakitler
1.Hafta içinde pazar gecesi ve çarşamba gecesidir.
2.Kameri aylarının birinci, on beşinci ve sonuncu geceleri.
3.Ramazan bayramı ve Kurban bayramı geceleri
4.Berât gecesi;
5.Yola çıkılacak gece;
6.Gündüz öğleden sonra.
Bunlar da bir tavsiyedir. Şehvetlenip haram işlemek mesela yabancı kadında şehvetle bakma tehlikesi varsa mekruh olmaz. Bilakis beraber olmak lazım olur. Güne, zamana bakılmaz.
Münâsib Görülmeyen Hâller
1.Zevcenin rızâsı yoksa.
2.Abdesti sıkışıksa.
3.Fazla tok, hasta ve yorgun ise.
4.Çok soğuk ve çok sıcaksa.
Diğer Edepler
* Kendini haramdan korumayı, helal ile yetinmeye niyet etmeli, cima ederken şeytandan Allah-u Teala'ya sığınıp, (Bismillâhi Allâhümme cennibnâ-ş-şeytâne ve cennibi-ş-şeytâne mâ razaktenâ) demelidir. Bu durumda gebe kalırsa, şeytan ona zarar vermez.
Resûlullah efendimiz buyuruyor:
* Cima' da Besmele söyle. Cünüplükten temizleninceye kadar sana sevap yazılır. Bu cimada çocuğun olursa sana, bu çocuğun nefesleri sayısınca ve onun neslinin nefesleri sayısınca sevap yazılır.
* Erkek hanımı ile cima' ederken, horoz gibi, atlayıp inmesin. Kendisi rahatladığı gibi, hanımı da rahatlayıncaya kadar, karnı üzerinde kalsın, kadın rahatlamadan, sen rahatlarsan, o günün kalan kısmı, kadın için uyuşuk ve tembellikle geçer.
* Hanımına, arkadan yaklaşan melundur.
* Başka bir kadın şehvetiyle ehline yaklaşma!
Erzurumlu İbrahim hakkı hazretleri buyuruyor ki:
Euzü besmele çekerek yatağa girmeli ve yatarken okunacak duaları okumalı.
* Cima, eşinin rızası ile olursa çocuk akıllı, gönülsüz olursa ahmak olur.
* Pazar ve çarşamba gecesi yapılan cimadan çocuk olursa, kavgacı olur.
* Gündüz öğleden sonra yapılan cimadan çocuk olursa, şaşı olur.
* Ramazan bayramı gecesi yapılan cimadan çocuk olursa, ana babasına asi olur.
* Kurban bayramı gecesi yapılan cimadan çocuk olursa, altı ve ya dört parmaklı olur.
* Ayakta yapılan cimadan çocuk olursa, yatağına işer.
* Baldızını düşünerek yapılan cimadan çocuk olursa, hünsa olur. [Erkekle kadın arası bir şey]
* Cima esnasında konuşursa, çocuk dilsiz, öperse sağır olur.
* Kadının fercine bakarsa, çocuk kör olur.
* Berat gecesi yapılan cimadan çocuk olursa, kötü huylu olur.
* Taharetsizken yapılan cimadan çocuk olursa, cimri olur.
* Sefere çıkacağı gece yapılan cimadan çocuk olursa, savurgan olur.
* Orgazma ererken, her ikisinin düşüncesinde ne şekil varsa, çocuk ona yakın olur

umut55
03 Mayıs 2011, 18:13
http://img359.yukle.tc/images/45561.gif (http://www.yukle.tc)

Cinsel İlişkiden Önce Besmele Çekmek
Cinsel ilişkiden önce besmele çekmek müstehaptır. Sonra şu duayı okur:
"Bismillhi, allahumme cennibna-ş şeytane ma-rezektena"
Bu müstehap ve cinsel ilişkinin edeplerindendir

umut55
03 Mayıs 2011, 18:13
Cinsel Organlar ve İşlevleri
Kadın cinsel organı ve işleviKadın cinsel organlarını iç ve dış organlar olarak ikiye ayırarak daha kolay anlayabiliriz. Şekil: 1'de gördüğünüz gibi, içerde biri sağda, biri solda olmak üzere iki yumurtalık bulunur. Bu yumurtalıklar tuba veya tüp de denilen Fallop kanalları ile rahime bağlanır. Rahim de vajina dediğimiz silindir şeklinde bir boru ile dışarı açılır. Her ay bu yumurtalıklardan birinden bir yumurta yumurtlanır, kanallardan geçerek rahime gelir. Bu yumurta, erkek boşaldığında çıkan meni içindeki erkek yumurtaları ile karşılaşıp döllenirse, gebelik oluşur. Döllenme olmazsa, bu yumurta ve rahimin iç tabakasındaki dokular her ay adet kanaması ile dışarı atılır.
Vajina dediğimiz 10-15 cm.lik boru, tamamen esnek kaslardan oluşmuştur. Dışardan bakıldığında, duvarları birbirine yapışık gibi durur, kendine mahsus bir şekli yoktur, içine giren cismin şeklini alır. Parmağımızı soktuğumuzda parmağımız kadar, penis girdiğinde penis kadar ve doğumda yeni doğan bir çocuğun kafası kadar genişler. Büzgülü bir eteği farklı kilolardaki kadınların giydiğini düşünün; etek giyilmeden ince ve çok büzgülüdür. İnce belli biri giydiğinde biraz genişler ve büzgüleri azalır, şişman biri giydiğinde ise büyür ve büzgüler kaybolur. Vajinanın içine giren cisme göre esneyip genişleme yeteneği de böyledir. Fizyolojik olarak vajinanın iç üçte ikilik bölümünde sinir ucu yoktur, yani ne acı duyabilir ne de zevk alabilir. Vajinanın yalnızca dış üçte birlik bölümünde sinir uçları vardır. Şekil 2´de kadın iç cinsel organlarının yan kesitini görüyorsunuz. En önde, idrar torbası /mesane ve idrar yollarının dışarı açıldığı üretra, onların arkasında rahim ve dışarı açıldığı vajina, en arkada da barsaklar ve dışarı açıldıkları makat yer alır.
Şekil 3´te kadın dış cinsel organlarına bakarsak, en dışta büyük dudaklar, daha içte küçük dudaklar, önde bu büyük ve küçük dudakların birleştiği yerde, halk arasında bızır da denilen, klitoris dediğimiz, küçük şekilsiz bir et parçası vardır. Klitoris çok önemlidir, çünkü kadın cinsel organları içinde en fazla sinir ucu içeren, en duyarlı ve her zaman kadın orgazmının tetiğini çeken bölümdür. Küçük dudakların içinde,önden arkaya doğru, küçük bir delik görünür, bu idrar yolunun, üretranın dışarıya açıldığı yerdir. Daha arkada biraz daha büyük görünen yer, adet kanamasının dışarı çıktığı, cinsel birleşmede penisin girdiği ve doğumda bebeğin doğduğu yer olan vajinanın ağzıdır. Vajina ağzındaki kaslarla klitoris arasında sinirsel bağlantılar vardır. Bu bağlantılar sayesinde, cinsel birleşme sırasındaki duyumlar, orgazmın kaynağı olan klitorise iletilir. Dudakların dışında, en arkada görünen delik ise barsakların dışarıya açıldığı yer olan makattır.
Kadınlar cinsel etkinlik sırasında, düzenli fizyolojik olaylar zinciri şeklinde cinsel yanıt verirler. Cinsel yanıt aşamaları erkekte de olduğu gibi, cinsel istek, cinsel uyarılma, orgazm şeklinde sıralanır. Her aşamadaki aksaklık, kendisinden sonraki aşamaları da olumsuz etkileyebilir. Cinsel isteğimizi genel durumumuz, sağlığımız, kullandığımız ilaçlar, iş ve sosyal yaşamımız, gündelik sorunlarımız, adet döngümüz, cinsel eşimizle olan ilişkimiz, duygularımız gibi pek çok faktör etkileyebilir. Kişisel ve durumsal farklılıklar olmasına rağmen, genellikle kadınların cinsel açıdan uyarılma süresinin fizyolojik olarak erkeklerden daha uzun olduğu kabul edilir.
Cinsel uyarılmamızda, cinsel isteğimizin olduğu kadar yeterli fiziksel uyarıyı alıp almamamızın da önemli rolü vardır. Bedenin duyarlı bölgeleri ve tercih edilen uyarılma biçimleri kişiden kişiye değişiklikler gösterebilir. Ama bütün kadınların cinsel organlarının en fazla sinir ucu bulunan, en duyarlı bölümü klitoristir. Dolayısıyla klitorisin fiziksel uyarıyı, uygun şekilde ve yeterli süre alması gereklidir. Cinsel birleşme sırasında penis vajina içinde hareket eder. Kadın cinsel organlarının yapısına baktığımızda, bu kadın için en uyarıcı durum sayılamaz. Penisin vajina içindeki hareketi, dışarıda yer alan klitorisi doğrudan uyaramaz, vajinanın 2/3 lük iç bölümü duyarsızdır, dış 1/3 lik bölümündeki uyarılar, klitorise iletilirse de, bu dolaylı bir uyarıdır ve bir çok kadının doğrudan klitorisinin uyarılmasına ihtiyacı vardır.
Bazı kadınlarda, cinsel birleşme öncesinde klitoris yeterince uyarılırsa, birleşme sırasındaki dolaylı uyarı yeterli olur. Bazılarının ise cinsel birleşme sırasında da, doğrudan klitoris uyarısının sürdürülmesine ihtiyacı vardır. Cinsel uyarılma sırasında, bedenimizde değişiklikler olur, kan dolaşımı ve solunum hızlanır, kas gerginliği artar, cinsel organların duruş biçimleri değişir, bu bölgeye kan dolar, büyük ve küçük dudaklar, klitoris ve meme başları kabarır, renkleri koyulaşabilir. Bartolin bezlerinden vajinaya salgılanan kaygan sıvı miktarı artar ve dış cinsel organlar ıslanır. Bu sırada vajinadaki durum değişiklikleri, vajina ağzında hafif bir genişleme ve açılma yaratır. Vajinadaki açılma ve ıslanma, kadının cinsel açıdan uyarıldığını gösterdiği gibi, aynı zamanda cinsel birleşme sırasında penisin vajinaya kolayca girmesini de sağlar.
Cinsel uyarılma düzeyi arttığında orgazm oluşur. Kadın orgazmı, karın içi ve cinsel organlar çevresindeki kasların ritmik kasılmaları ve buna eşlik eden zevkli duyumlardan ibarettir. Aslında orgazmın tam ve doyurucu bir tanımını yapmak pek mümkün değildir. Ama her kadın orgazm olup olmadığını anlar. Eskiden kadınlarda klitoristen ve vajinadan kaynaklanan iki tip orgazm olduğu düşünülürdü. 1970´lerden sonra kadın cinselliğinin fizyolojisi konusundaki bilgimiz arttı ve kadın orgazmının tetiğini her zaman klitorisin çektiği anlaşıldı. Ama cinsel konulardaki bilgisizlik ve yanlış cinsel inanışların yaygınlığı nedeniyle, günümüzde de birçok kadın orgazm oluşturacak uygun ve yeterli uyarıyı almadığı halde, kendisinin cinsel açıdan yanıtsız olduğunu düşünür. Kadınların cinsel açıdan uyarılmaları ve orgazm olmaları için, klitorisin yeterli uyarıyı alması gerekir. Kimi kadına uzun süreli doğrudan fiziksel uyarı gerekir, kimisi kısa süreli doğrudan fiziksel uyarıyı izleyen cinsel birleşme sırasındaki dolaylı uyarı ile orgazm olur, kimisi için de cinsel birleşme sırasında doğrudan klitoris uyarısının sürdürülmesi şarttır. Cinsel birleşme sırasında, vajina ağzındaki kaslardan iletilen duyumlarla, yani dolaylı uyarı ile orgazm olan kadında da, orgazmın kaynağı gene klitoristir. Aynı kadın için de günden güne, dönemden döneme değişiklikler olabilir. Genellikle kadının yaşı,dolayısıyla cinsel deneyimi arttıkça, cinsel uyarılma ve orgazm süresi kısalır. Burada kendi bedenini ve cinsel tepkilerini öğrenmenin rolü vardır.
Orgazmdan sonraki dönemde bedensel işlevler ve cinsel organlar, uyarılma öncesindeki normal durumlarına geri dönerler. Kadınların cinsel uyarılmaları erkeklere göre daha yavaş olduğu gibi, orgazmdan sonra normal durumlarına dönmeleri de daha uzun sürer. Bu nedenle bazı kadınlar, orgazm sonrası cinsel uyarılmaları azalmadığından, erkeklerden farklı olarak peş peşe birkaç kere de orgazm olabilirler.
Erkek cinsel organı ve işlevi
Dıştan bakıldığında, erkek cinsel organları; penis ve er bezlerinden (testisler) ibarettir. Er bezleri, skrotum dediğimiz torba şeklinde bir deri ile sarılı olarak penisin iki yanında sallanırlar. Büyüklük ve biçimleri farklı olabilir, biri daha aşağıda veya daha küçük olabilir. Er bezleri, erkeklik hormonlarının ve spermlerin yani erkek üreme hücrelerinin yapıldığı yerdir. Her er bezinde üretilen sperm hücreleri, epididim dediğimiz bir demet oluşturur, birer sperm kanalı (vas deferens) ile prostat bezine gelir, burada sperm hücreleri meni keseleri (vesiküla seminalis) ve prostat bezinde üretilen meni denilen yardımcı sıvılarla karışarak boşalma kanalları ile penise iletilir. Penis, baş, gövde ve taban bölümlerinden oluşan kemiksiz bir organdır. Dışını çevreleyen deri, ince, duyarlı ve esnektir. Bu gevşek deri dokusuyla kaplı penisin büyük kısmı, süngersi doku ve kan damarları şebekesinden oluşur. Cinsel uyarılma sırasında, bu damarların kanla dolması sonucu penis büyür ve sertleşir. Şekilde de görüldüğü gibi, penisin içinde uzanan üretra; hem idrar hem de üreme yollarının boşaltım kanalıdır. Bu kanal penis başından ufak bir delikle dışarı açılır. Erkek cinsel istek duyduğunda, bedensel veya psikolojik bir engel yoksa, düzenli fizyolojik olaylar halinde cinsel yanıt oluşur. Cinsel uyarılma sırasında, bedensel değişiklikler olur; kan dolaşımı hızlanır, kalp atımı ve kan basıncı yükselir, solunum hızlanır, kas gerginliği artar. Cinsel organların duruşu değişir, penis içindeki damarlar kanla dolar, penis büyür ve sertleşir. Cinsel etkinlik süreci boyunca, cinsel istek azalmasa da, sertleşme zaman zaman azalabilir, kaybolabilir, cinsel uyarılma devam ederse penis yeniden sertleşir. Bu sırada erkek sertleşme kaybından kaygılanırsa, cinsel istek ve uyarılma devam etmesine rağmen, psikolojik engel nedeniyle sertleşme yeniden oluşmayabilir. Her erkek, zaman zaman geçici sertleşme zorlukları yaşar. Çoğu erkek bundan kaygı duymaz ve herhangi bir sorun oluşmaz. Bazı erkeklerde ise, sertleşmenin olup olmaması, sürüp sürmemesi konusunda kalıcı bir kaygı oluşur, böylece sertleşme bozuklukları gelişir.
Uyarılmanın en yüksek noktasında orgazm ortaya çıkar. Erkek orgazmı, iç ve dış cinsel organlardaki kasların ritmik kasılmaları ile oluşur, bu sırada penisten spermleri taşıyan meni fışkırır ve buna zevkli duyumlar eşlik eder. Orgazmdan sonraki çözülme aşamasında, bedensel işlevler ve cinsel organlar, uyarılma öncesi durumlarına dönerler. Erkekler boşaldıktan hemen sonra, cinsel ilgilerini kaybederler, cinsel yanıt veremeyecekleri fizyolojik bir dönem vardır. Bu yanıtsız dönemde, cinsel istek duymazlar, cinsel olarak uyarılamazlar, hatta uyarılmak istemezler, penis yeniden sertleşemez. Bu tamamen normal, fizyolojik bir durumdur. Bu yanıtsız dönem, birkaç dakika veya saatlerce sürebilir. Erkekten erkeğe, aynı erkek için günden güne değişiklik gösterebilir. Erkeğin yaşı ilerledikçe, yanıt veremeyeceği süre uzayacaktır.
Erkek cinsel işlevinin iki temel bölümü vardır: Penisin sertleştiği cinsel uyarılma ve meninin boşaldığı orgazm. Bu iki bölüm, sinir sisteminin farklı bölümlerince yönetilir. Bu yüzden de bedensel veya psikolojik nedenlerle bir bölümü ilgilendiren aksaklıklar ortaya çıktığında, diğer bölüm sağlam kalabilir.

umut55
03 Mayıs 2011, 18:14
Cinsel Öğretim Farzdır
İslam Dini'nin cinsel hayatı düzenleyici düsturlarının büyük çoğunluğu yapılması gereken emirler (farzlar) ve kaçınılması gereken yasaklar (haramlar) şeklinde olduğu içindir ki, bu ilahi emirler ve yasakların belirlediği müfredat içinde cinsel öğretim farzdır.
Kaideleştirdiğimiz bu gerçeği örneklemek için dinimizin cinsel hayatla ilgili yasaklarının (haramlarının) bir kısmına bakalım:
1.Şehvetle bakmak
2.Evlenebilecek bir kadın ve erkekle bir arada yalnız kalmak
3.Flört
4.Cinsel duyguları uyarıcı musiki
5.Zina
6.Homo****üellik
7.Sevicilik
8.Hayvanlarla cinsel temas
9.Vücudun erotik bölgelerini ve örtünmesi gereken yerlerini açığa vurma
10.Kadın ticareti
11.Cinsel kaynaklı iftira (kazif)
12.Cünüplük sonrasında gusül abdestini bir namaz vaktini aşacak şekilde ertelemek
13.Hadımlaşmak
14.Kısırlaşmak
15.Eşlerle de olsa adet ve loğusalık günlerinde cinsel ilişki
16.Zevceye arka organdan temas
17.Dini ve sıhhi bir mazeret olmaksızın kocanın cinsel arzularına karşı çıkmak
18.Kadını ihmal etmek
Yukarıda bir kısmına işaret ettiğimiz Kuran ve Sünnet'e dayanan cinsel haramları ve bunlarla ilgili gerekli ayrıntıları öğretmek ve öğrenmek elbette ki farzdır.
Bu haramlar öğretilmez ve öğrenilmezse nasıl bilinecektir? Bilinmedikçe de bunlardan nasıl korunacaktır? [1]

umut55
03 Mayıs 2011, 18:15
http://img356.yukle.tc/images/901601pwy9.jpg (http://www.yukle.tc)
Cinsel Resim ve Filmler
Dinimizde insanı kötülüklere iten zaaflar ve alışkanlıklar konusunda yasaklayıcı hükümler bulunmaktadır. Bu hükümlere uyabilenler ahretlerini kurtardıkları gibi, dünyalarını da kurtarıyor; gittikçe yaygınlaşan olumsuz alışkanlıklardan kendilerini ve çocuklarını da muhafaza ediyorlar. Cenab-ı Hak'kın ikazına kulak verelim:
"Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur." [1]
Cenab-ı Hak, "Zinaya yaklaşmayın!.." diyor. “Zina yapmayın!” demiyor, “Yaklaşmayın!” diyor. Onun için İslam alimleri zinaya vesile olabilecek, davetçilik mânâsına gelebilecek, tahrik ve teşvikçi görüntüleri yasaklayan din, müstehcene bakılmasını da caiz görmüyorlar. Çünkü asıl mesele yaklaşmamaktadır. Yaklaşmazsanız kurtulmanız kolay olur. Yaklaştıktan sonraki gelişmelere dayanmanız zorlaşır, ateşe yaklaşanın içine düşmesi gibi bir sonuç çıkabilir. Cenab-ı Hak bakma konusunda diğer bir ikazında şöyle buyuruyor:
"Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar.... Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar." [2]
Sofiyeden Şiblî (k.s.)'ye: "Ne demektir?" diye sormuşlar, demiş ki: "Baş gözlerini haramlardan, kalp gözlerini Allah'tan gayri şeylerden çeksinler." [3]
Gözler müstehcene nazar etmekten sakınılmalı ki hayaller tertemiz olsun, zihinler kirlenmekten korunsun. Sadece kafa gözlerini kapamakla, sakınmakla kalınmamalı, haramlar hayallere dahi alınmamalı, hayaller bile korunmalı diyor büyükler.
Bu konudaki Görüşler
Ahmed Şahin: Gözle bakış konusunda neden bu kadar ısrarlı ikaz ediliyor insanlar? Çünkü bütün günahlar, ahlâkî bozulmalar müstehcene bakışla başlar, bakışın israrıyla gelisir, sonra fiilî günaha dönüşür. Üstelik gözler baktıklarının resimlerini de çeker, hayal arşivinde depo eder. Nereye gitse, nerede olsa artık çektiği bu resimler, hayal âleminde gözlerinin önündedir. Öğrenciyse dersine çalışamaz, isçiyse mesleğine tam yönelemez, fikir adamıysa zihnini toparlayamaz, derken her konuda gerileme ve düşüş söz konusu hale gelir. Bu duruma düşmemek için din, müstehcene karşı yasaklar koyar, mensuplarını böylesine gerilemelere düşmekten kurtarır. [4]
Ali Rıza Demircan: ... cinsel tahrik amacı olsun veya olmasın İslam'a göre çıplaklığın sınırları içine girecek resim ve film çektirmek ve çekmek haramdır. Bu resim ve filmlere bakmak ve ve bunları pazarlamak da haramdır. Haramdır, çünkü doğrudan çıplaklıkla resim ve film aracılığıyla çıplaklık temelde aynı gayr-ı meşrû amaca yöneliktir. Fark yalnızca tesir bakımındandır. Biz at çıplaklık, bilvasıta çıplaklıktan şüphesiz daha tesirlidir. Ancak bilvasıta çıplaklık da da yaygınlık ve süreklilik vardır. Kaldı ki İslam'da bir söz, davranış ve iş haram kılındıysa, değil onun yansıyan etkili şekli, onunla ilgili bütün eylemler de haram olur.
.... haram sınırlar aşılarak, "sanat sanat içindir" anlayışıyla yapılacak fotmodelliği de, film çalışmaları da haramdır. Pek tabii ki doğrudan cinsel sömürü amacıyla yapılan çalışmalar daha katmerli ve çok yönlü haram olur.
....İslam Dini insanların cinsel istikrarı ve mutluluğunu amaçladığı ve cinsel alnda da kulluk yapmalarını dilediği için cinsel haramlara götürecek sözleri, yazılar, resimleri ve filmleri yasaklamıştır. Yasakladığı bu suçların faillerine hem dünyada hem de ahirette cezalar düzenlemiştir. [5]
İzahlı Kadın İlmihali'nden özetle: ...gazete ve dergilerdeki müstehcen resimler ile televizyondaki açık görüntüler gerçek değil, resim ve hayal olduğu için onlara bakmak hakiki kadın vücuduna bakmak gibi sayılmazsa da müstehcen resim ve görüntüler, insanları tahrik etmekte, din ve ahlak üzerinde bozucu bir tesir yapmaktadırlar. Fitne uyandıran ve ahlakı bozan böyle müstehcen resim ve görüntülere kimse helal diyemez.
Avret sayılan yerlerin resim haline getirilmiş şekli de, cinsel duyguları uyandırabileceği gibi, ancak bunun canlısı kadar olmayacağı açıktır. Bu konuda film ise, resimle canlısı arasında bir yerde olacaktır. Bu konuda haramlılığın sebebini akıl kavramaktadır. O da çok az da olsa gerçek zinaya yaklaştırmasıdır. Halbuki Allah (cc) zinaya, yapmayı değil, yaklaşmayı bile yasaklamaktadır. [6]
Sorularla İslamiyet İslam Fıkhı Ansiklopedisinden özetle: Önce çıplak resimleri sadece kadın resmi diye sınırlamamak lâzım. Çıplak resimler kadının olursa günah, erkeğin olursa mahzursuz diye bir şey yoktur. Avret sayılan uzvun açılması ve bakılması, kimden olursa olsun haramdır ve günahtır. Ancak haramlık ve günah en mahrem noktalara yaklaştıkça artar ve ağırlaşır. Diğer yönden, zaruret yokken avret sayılan yerlerinin fotoğrafını çektirip teşhir edilmesine izin vermenin bir haram ve bir günah olduğunda şüphe yoktur. Böyle olan resimlere bakmaya gelince, bunun; canlısına bakmak kadar ağır günah olmadığı da açıktır. Ancak bunu, berikinin hafif olduğunu ânlatmak için değil; aralarında fark bulunduğunu anlatmak için söylüyoruz.
Evlilik Rehberi'nden: Din kitaplarında deniyor ki: Kadınların bakılması haram olan yerlerine şehvetsiz de bakmak haram olduğu halde, aynadaki veya sudaki görüntülerine şehvetsiz bakmak haram değildir; çünkü, kendileri değil, akisleri, benzerleri görülmektedir. Resimleri, kendileri değildir. Bunları görmek, kendilerini görmek olmaz. Resimlerine, TV’deki görüntülerine bakmak, aynadaki görüntüsüne bakmak gibidir. Hepsine şehvetsiz bakmak caizdir. Fakat, şehvet ile bakmak veya şehvete sebep olacak görüntülerine bakmak haramdır.
Demek ki, kadının avret yerlerine şehvetsiz bakmak haram olduğu halde, bunların resimlerine ve TV’deki görüntülerine şehvetsiz bakmak haram değil, mekruhtur. *****ya şehvetsiz bakmak da haramdır. Çünkü şehvete sebep olacak görüntüdür.
Bütün bunlara göre : Avret sayılan yerlerin resim haline getirilmiş şekli de, cinsel duyguları uyandırabileceği, ancak bunun canlısı kadar olmayacağı açıktır. Bu, konuda hareketli resim, yani film ise, resimle canlısı arasında bir yerde olacaktır. Her ne kadar Ibn Âbidîn "resim haline getirilmiş avret yerlere bakmanın mahzuru konusunda bir şey bulamadım; diyorsa da, bu konudaki haramlığın sebebini akıl kavramaktadır. O da çok uzaklardan ve çok az da olsa gerçek zinaya yaklaştırmasıdır. Halbuki, Allah (c.c.) zinaya, yapmayı değil, yaklaşmayı bile yasaklamaktadır. Bu sebep çıplak resimlere bakmakta da az da olsa vardır. Öyleyse bu da o ölçüde mahzurlu olmalıdır. Filimler ise, değindiğimiz gibi, bundan bir derece daha ilerdedir. [7]
Çıplak Erkek Resminin Sakıncası Var mı?
Çıplak resimleri sadece kadın resmi diye sınırlamamak lazımdır. Çıplak resimler kadının olursa günah, erkeğin olursa mahzursuz diye bir şey yoktur. avret sayılan uzvun açılması ve bakılması, kimden olursa olsun haramdır ve günahtır. Ancak haramlık ve günahlık en mahrem noktalara yaklaştıkça artar ve ağırlaşır. Böyle olan resimlere bakmaya gelince, bunun, canlısına bakmak kadar ağır günah olmadığı da açıktır. Ancak bunu, berikinin hafif olduğunu anlatmak için değil, aralarında fark olduğunu anlatmak için söylüyoruz. [

umut55
03 Mayıs 2011, 18:15
Cinselliğe Hükmetmek
İnsanı kendinden ve çevresinden nefrete sürükleyen en büyük hata, cinselliği doğal ve ahlaki biçiminden, evlilik öncesine veya dışarısına taşırmaktır. Konu ciddidir, zira yeryüzü cinayetlerinin birinci sebebi cinsellik kaynaklıdır. Şiddetli çatışmaların çoğunun ardında cinsel nedenler gizlenir. İnsanlarının öz-benlerini sevmemesinin birincil nedeni, cinselliğin saptırılmasıdır.
Ne yazık ki popüler kültür insanlığın başına evlilik dışı cinsellik belasını sarmıştır.Meşru çerçevede tutulduğu sürece cinsellik doğaldır, onurlucadır.Erken uyandırılması, hayata tutunma aşamasındaki genci bunaltır, çaresiz bırakır;erdemden uzaklaştırır ve genellikle vicdan azabına boğar.Sınırlı olan cinsellik deposunu erken tüketenin evliliği genellikle faciaya dönüşür.
Cinsel sapmaların ve cinsiyet değiştirme eğiliminin birinci sebebi erken uyanış, fazla tahrik ve evlilik öncesi ilişkilerdir. Hayatta herkes bir zorlukla sınanır. Bazılarının hayatı biraz da genetik eğilimlerinden gelen cinsel zafiyetleri olacak. Şunları önereceğim:
Zihinsel Kontrol
Cinselliğe sürükleyen, cinsel çağrıştırıcılardır. Resim, film veya hayal aynı etkiyi üretir. Hayali veya algısı merakı besler, merak yaklaştırır, yakınlık içine çeker, içine giren de çıkamaz. Çok utangaçsa, kişisel tatmine başvuracak, yetmeyince şiddeti deneyecek, utanç perdesini yırtarsa da, çok eşli ilişkilere girecek, doyumsuzluk gittikçe şiddetlenecektir. Dolayısıyla, fiilen uzaklaşmanın ilk adımı hayalden uzak tutmak, gözleri, kulakları sakındırmak, meraka direnmek, cinsiyetine uygun giyimle, eğlence ve meşguliyet türüyle ilgilenmek, karşı cinsle ilişkilerde sınırlarını özenle korumaktır.
Zararların Hatırlanması
Evlilik öncesi-dışı cinsellik, evlilik cinselliğini derinden tatminsiz bırakır. Aşırı kullanıma yol açarak hafızaya zarar verir, ömür kısalır, öz onuru zedeler, bir ömür yalancılığa sürükler, aileler, akrabalar birbirine girer, çoğu zaman kanlı biter ve ebedi hayat da mahvolur.
Vicdanın Kullanılması
Ana-babamıza, eşimize, kardeşimize uygun görmediğimizi başkalarına yapmayı onurumuza yedirmeyiz. Dünyada gizlediklerimiz ebedi hayatta karşımıza çıktığında, çocuklarımızdan ve insanlıktan utanmak istemeyiz. Dünyadaki tüm cinsellikler toplansa, tek bir cennet cinselliğini karşılayamaz. Cennete fahişelikle varılmaz. Gizlice ihanet eden ihanete uğrar.
İdeallerinize Odaklanın
Bir şekilde erken uyarılmış ve çağında evlenememiş gençler, cinsel enerjiyi müthiş üretimlere dönüştürebilirler. İdealizm, heyecanlı hobiler, düzenli, azimli çalışmalar, yoğun ve hareketli hayat bu türden arzuları unutturacaktır. Erteleyeceğiniz bu ihtiyacın yerine zararsız zevkler koymalısınız. İnsan hedefsiz, hobisiz kalırsa zevkçi yanı depreşir, eser üretmekten bulamadığı manevi tatmini nefsani zevklerde arar.
Tövbe-Duaya Başvurun
Tövbe nefsin düşmanıdır. Vicdan tövbe ettikçe nefis susar ve isteğinden usanır. Kötülük eğiliminin en güçlü düşmanı tövbe, iyilik eğiliminin en güçlü destekçisi duadır. Tövbeyi diline pelesenk yapanın nefsi küçülür ve ortaya melek gibi bir insan çıkar.
Tarihi Hatırlayın
Nefsine söz geçiremeyen, nefsini korkutmayı denemelidir. Lut kavmi veya Pompei halkı örneklerinden bildiğimiz birçok cinsel sapkın millet felaketlerle yok edilmiştir. Bir doğal afetle değilse, cinsel hastalıklarla nesi sönüyor. Cinsellik, onurluca ve amacına uygun kullanalım diye yaratıldı. Hatalı kullanım bu kaynağın Sahibini rencide ediyor. Ayrıca, bir eylem onurlucaysa, herkesin yapması alkışlanır. Herkes cinselliğini saptırırsa toplumsal düzen çöker.
Kutsallıktan Destek Alın
İnsan, imandan doğan kutsallığa yöneldiğinde, cinselliği önemini yitirir. Allah, peygamber, melek, ölüm, diriliş, cennet ve cehennem ilgisini, kutsallık algısını beslemek insana manevi önemlilik hissi kazandırır ve sapmaları tamir eder. Geleceklerine, millete ve insanlığa yönelik kutsal ideallerin hayalleriyle dolu zihinlerde, yemek içmek gibi zorunlu ihtiyaçlar bile önemini yitirir.
Psikolojinizi Besleyin
Beyin kimyanızı dengeleyecek, mutluluk hormonlarınızı yükseltecek gıdalarla beslenebilirsiniz. Bol spor, yeterli uyku, erken yatıp erken kalkmak, düzenli ve planlı çalışmak, zaman zaman aç kalmak, acılı ve ıstıraplı insanlarla ilgilenmek, hastaneleri, hastaları ve mezarlıkları ziyaret etmek, ölümü düzenli hatırlamak cinselliğin vicdan sızlatan formlarına eğilimi azaltacaktır.[1]

umut55
03 Mayıs 2011, 18:16
Çatlayan Evlilikleri Onaran Cümleler
Evliliklerde tartışma kaçınılmazdır. Ama hataları onarmayı bilirseniz, ilişkiniz dinamikleşir. Onarma girişimlerinde anahtar bazı cümleler vardır ki işinizi kolaylaştırır
Kelimeleri küçümsemeyin
Evliliğin çetin meselelerini kadın gündeme getirirken kocanın bunları tartışmaktan kaçınmasına rastlanma oranı yüzde 80’in üzerindedir. Bu, evliliğin sorunlu olduğuna ilişkin ilk belirti değil; en mutlu evliliklerde de bu geçerlidir. Evliliklerde tartışma kaçınılmazdır. Ama doğru onarma girişimlerini bilirseniz, bu evliliğinize dinamik bir yapı kazandırır.
Onarma girişimlerinde anahtar bazı cümleler vardır. Bunları kullanırsanız işiniz kolaylaşır.
Sakinleşin
Kendimi daha güvenli hissetmemi sağlayabilir misin?
Sakinleşmeye ihtiyacım var.
Desteğine ihtiyacım var.
Şimdi sadece beni dinle ve anlamaya çalış
Onu geri alabilir miyim?
Lütfen daha nazik davran.
Lütfen sakinleşmeme yardımcı ol.
Lütfen sus ve beni dinle
Bu benim için önemli.
Lütfen dinle.
Dur da sözümü bitireyim.
Taşmaya başladığımı hissediyorum
Biraz ara verebilir miyiz?
Özür dilerim
Aşırı tepki verdim. Özür dilerim.
Çuvalladım, kabul ediyorum.
Tekrar denememe izin ver.
Durumu nasıl düzeltebilirim.
Yani diyorsun ki...
Özür dilerim. Lütfen affet.
Dur!
Ben hatalı olabilirim
Lütfen bir süreliğine duralım
Bir ara verelim.
Bana biraz izin ver. Hemen dönerim.
Taştığımı hissediyorum.
Lütfen dur.
Burada anlaşamadığımız konusunda anlaşalım.
Her şeye baştan başlayalım
Konuyu değiştirelim.
Takdir ediyorum
Hatanın sende olmadığını biliyorum.
Bu sorunda benim payım...
Ne demek istediğini anlıyorum.
... için teşekkür ederim.
İyi bir noktaya değindin,
İkimizin de dediği gibi.
Anlıyorum.
Seni seviyorum.
... için müteşekkirim.
Sende hayran olduğum şeylerden biri de...
Bu senin değil, bizim sorunumuz.

umut55
03 Mayıs 2011, 18:17
Çocuk Terbiyesi
Çocuk terbiyesi (Alm. Kındererziehung, Fr. Education, de l'enfant, İng. Bringing up children), çocuğun iyi yetenek (kâbiliyet, istidat) ve eğilimlerini geliştirme ve kötülerini silme işi. Terbiye, sistemli olarak çocuğu etkileme ve iyi alışkanlıklar vermekle mümkündür. Etkileme ve iyi alışkanlıkların verilmesine ne kadar erken başlanırsa sonuç o kadar mükemmel olur.
Ferdin fıtratında, doğuştan getirdiklerine tabiat, sonradan kazandıklarına kültür diyecek olursak terbiyeyi daha vecîz bir ifâdeyle; “Terakkî eden, ilerleyen insanlık kültürünü yeni nesillere aktarma ve doğuştan getirdiği kapasitelerini geliştirme, inkişâf ettirme faaliyetidir.” diyebiliriz.
Terbiye, konuşmakla değil icrâatla, yâni fiiliyâtla olmalıdır. Diğer taraftan yetenek ve eğilimleri geliştirirken, yâni çocuğa şahıs terbiyesi verilirken, aynı zamanda çocuğun sosyal eğilimlerini de geliştirmek gerekir ki terbiye sosyal bir yönde kazanılmış olsun. Böylece çocuk bencil olmaktan kurtulur. Kazandığı niteliklerle cemiyete faydalı bir fert olur. Sosyal olarak yetiştirilmeyen çocukların nitelikleri ne olursa olsun, kendilerini cemiyete ve cemiyet kurallarına uyduramazlar. Her zaman her yerde şahsî çıkarlarına bakarlar. Hattâ bazen o kadar ileri giderler ki, menfaatleri için her şeyi yapabilirler. Topluma karşı gelirler. Örf, âdet, kânun tanımazlar.
Demek ki, terbiyenin gâyesi, iyi bir insan yetiştirmek ve bu insanı cemiyete faydalı hâle getirmektir.
Bilindiği gibi insanı insan yapan dört özellik vardır:
1.Zekâ ve fikir,
2.Ruh,
3.İrâde,
4.Konuşma.
Bu özelliklerin de sosyal yönde ayrıca geliştirilmesi ve terbiyesi gerekir. Çocuk terbiyesinin esâsını, insandaki bu dört unsurun terbiyesi teşkil eder.
1. Zekâ ve fikir terbiyesi
Çocuğun müşâhede kâbiliyetinin geliştirilmesi, zekâ ve fikir terbiyesinin esâsını teşkil eder. Meselâ çocuklar umûmiyetle ilk gördükleri eşyâyı tetkik etme, yoklama, kurcalama veya dâimâ sorular sorarak öğrenme heveslisidirler. Onun için çocuklara hep iyi ve güzel şeyler gösterilmeli ve soruları doğru cevaplandırılmalıdır. Böyle çocuğun düşünme ve karar verme kâbiliyeti gelişmiş olur ve yeni yeni bilgi ve görgü sâhibi olmaya başlar.
2. Rûh terbiyesi
Bâzı çocuklar rûhen çok hassastırlar. Her şeyden alınıp kırılırlar. Hayâta çabuk küserler. Böyle çocuklara çok dikkatli bir şekilde (acı da olsa) gerçekleri görmesini ve tahammül edebilmesini, fedâkârlığı, merhâmetli, şefkatli olmayı öğretmek lâzımdır.
Rûhen hassas olmayan, katı rûhlu çocuklar ise daha fazla alâka, sevgi, şefkat göstererek, duygulanacak, ibret dersi alınacak hâdiseler anlatarak, örnekler vererek, rûhen hassaslaştırılmalı, olgunlaştırılmalıdır.
3. İrâde terbiyesi
İrâde terbiyesinden gâye, irâdesi güçlü şahsiyet yetiştirmektir. Kendi kendine (nefsine) mücâhede, yâni şahsî arzu ve ihtiyâçlara gem vurabilmesini veya yok edebilmesini öğretmek, nefsine hâkim bir şahsiyet yetiştirmek, irâde terbiyesinin esâsını teşkil eder. Tabiî olarak çocukların bir kısmında irâde zayıf, bir kısmında kuvvetli olur. Zayıf irâdeli çocukları lüzûmundan fazla itaate zorlamak doğru değildir. Böyle çocukları biraz serbest bırakmalı ve kendine olan güvenini arttırmaya çalışmalıdır.
İrâdesi kuvvetli çocuklarda ise terbiye biraz sert olmalıdır. Fakat sert bir terbiye ile berâber sevgi, şefkat ve anlayış gösterilmesi de şarttır.
İrâde, terbiye edilirken çocuğun inat dönemlerinden istifâde edilmelidir. Çocuklar 3-4 yaş arası ve buluğ çağında inatçı olurlar. Bu dönemler irâde terbiyesi için müsâit zamanlardır.
4. Konuşma terbiyesi
Normal olarak çocuklar 1.5 yaşından sonra az çok konuşmaya başlarlar. İki yaşını bitirdiği halde konuşmayan çocuklarda zekâca bir gerilik düşünülürse de, tek başına konuşamama zekâ geriliğinin katî delîli sayılamaz. Konuşma öğrenimine yardım edilen çocuk, daha çabuk konuştuğu gibi, yardım edilmeyen çocuktan daha fazla kelime bilir.
Çocuklar konuşmaya başladıkları andan îtibâren öğretilen her kelime doğru olmalı ve çocuk tarafından doğru telaffuz edilmeli, normal dille söylenmeli, ayrıca kelimeleri yerinde ve zamânında kullanması da öğretilmelidir
Büyüklerine karşı saygıyı, hitap etmesini ve edebini gözetmesini belletmelidir.
Çocuk terbiyesinde, en başta anne ve baba olmak üzere, bütün âile efrâdının, mürebbiyenin, öğretmeninin rolü inkâr edilemez. Ancak annenin yerini hiçbir kimse tutamaz. Fakat anne sevgi ve şefkati dolayısıyla, çocuğun yalnız iyi taraflarını değil, noksan ve kötü taraflarını da görmesini bilmelidir. Öyle yetiştirmeli ki kendine olan güven duygusunun tek başına hareket etme ve karar verme yeteneğinin gelişmesine yardımı olsun.
Anne ve baba, çocuk için tam bir örnek olmalıdır. Çocuğun yanında büyükler çok titiz davranmalı, konuşma ve hareketlerine son derece dikkat etmelidir. Hele konuşmaları ile hareketleri aslâ çelişmemelidir. Çocuk büyüdükçe evdeki büyüklerin birbirlerine saygı ve sevgi ile davrandıklarını görerek kendisi de aynı şeyi yapacak, söylemesi istenen nezâket sözlerini ise, ancak âilesinden duya duya öğrenecektir.
Diğer taraftan anne baba tam bir fikir ve görüş birliğinde olmalıdır. Yâni anne ve babadan biri sert davrandığı zaman diğeri şefkat göstermemeli, biri tarafından verilen cezâ, diğeri tarafından affolunmamalıdır. Bilinmelidir ki, yerinde ve haklı olarak verilen cezâ, çocuğun sevgisini hiçbir zaman azaltmaz. Bilakis ciddî ve yerinde cezâ veren anne baba, körü körüne sevgi gösteren, her şeye göz yuman anne ve babadan daha çok sevilir, sayılır. Demek ki çocuk terbiyesinde sevgi, şefkat ve bağlılık mühim olmakla berâber, ciddiyet ve geçici sertlik de çok önemli birer faktördür.
Çocuğa iyi bir terbiye verebilmek için, anne baba ve diğer âile fertlerinin bütün terbiye prensiplerini tam uygulamasıyla berâber, âile hayâtının düzenli olmasının yanında anne babanın da iyi geçimli olması şarttır. Anne baba geçimsizliği, hele ayrılığı kadar çocuk rûhunda fırtınalar koparan bir hâdise yok gibidir.
Unutulmamalıdır ki, çocuklar anne babayı ideâl birer insan olarak görürler. Onlar gibi olmak ve onlar gibi hareket etmek isterler. Huy ve alışkanlıklarını çabuk kaparlar. Onun için çocuk dünyâya geldikten sonra, anne ve baba bütün yönleriyle, olduklarından daha iyi olmak mecbûriyetindedirler.
Kardeşi olmayan çocukların terbiyesi daha zor ve hattâ bir problem olabilir. Halbuki birkaç çocuğun terbiyesi daha kolaydır.Her çocuk kendiliğinden itaat etmesini ve uysallığı öğrenir. Kardeşlerinin de istekleri olabileceğini ve onların da anne baba sevgisine en az kendisi kadar ihtiyâcı olduğunu anlar. Daha doğrusu her şeyini kardeşleriyle paylaşmasını bilir. Böylece karşılıklı sevgi ve hürmeti erkenden öğrenen çocuklar, cemiyete kendini hazırlayarak yetişir. Ancak anne ve babanın her çocuğa aynı sevgi ve bağlılığı göstermesi şarttır.
İyi bir terbiye verebilmek ve cemiyete faydalı bir fert yetiştirmek için para ve servete ihtiyaç yoktur. Hattâ zenginlik ve lüks hayat, ekseriyâ çocuğun fenâ yetişmesine sebep olabilir. Çünkü acı da olsa, varlık içindeki bâzı anne babaların kendi zevk ve eğlencesini düşünerek, çocuklarını ihmâl ettikleri bir gerçektir. Hâlbuki anne babanın bu ihmalleri çocuk rûhunda fırtınalar koparabilir ve bu fırtınaların, çocuğu nereye sürükleyeceği belli olmaz. Diğer taraftan, zenginlik ve hudutsuz imkânlar, çocuğu kötü yollara saptırabilir.
Müşâhede ve tecrübelere göre, yokluk içerisinde büyümesine rağmen iyi terbiye alan çocuk, daha fazla insan sevgisiyle yetişmekte ve cemiyete daha faydalı olmaktadır. Fakat bu, “Âilelerin çocuklarının daha iyi yetişmesi için fakirlik şarttır.” mânâsına alınmamalıdır; ama âile varlıklı olsa bile, bu varlık çocukta şuurlaştırılmamalı ve çocuk âile servetine güvenmeden yetiştirilmelidir.
Garp müellifleri çocuk terbiyesinde din, cezâ ve mükâfât, oyun ve oyuncaklar, okul gibi faktörlerin önemli olduğunu bildirirler.
Çocuk terbiyesi eğitimciler kadar dinlerin de belli başlı mevzularındandır. Hayâtı, dünyâ ve âhiret olmak üzere iki büyük safhada, ikincisini birincisinin devâmı olarak takdim eden İslâm dîni; insan ömrünü de doğum öncesinden başlayarak çocukluk, erginlik, yetişkinlik, olgunluk ve yaşlılık olarak safha safha, fakat bir zincirin halkaları şeklinde bütün olarak ele alır. Bu arada çocuk terbiyesinin esaslarını, modern pedagogların uzun araştırmalar sonucu elde ettikleri umdeleri de içine almış bir halde, mükemmel bir sistem şeklinde tespit etmiştir. Çocuk terbiyesiyle ilgili hükümler incelendiğinde, garp müelliflerinin saydığı faktörlerin asırlardır İslâm dîninde var olduğu görülür.
İslâm dîninde çocuk terbiyesinin esasları şunlardır:
Din
Pedagoji, yâni çocuk terbiyesi İslâm dîninde çok kıymetli bir ilimdir. İslâm dîninde çocuk terbiyesinden maksat, çocuğun Allah-ü teâlânın râzı olduğu, kulların beğendiği, devletine, vatanına, milletine, âilesine, cemiyete ve insanlığa faydalı bir insan olarak yetişmesidir. Bunların tahakkuku için çocuk, çeşitli güzel vasıflarla donatılmalıdır. İslâm âlimlerinin büyüklerinden olan İmâm-ı Gazâlî hazretleri çocuk terbiyesi hakkında eserlerinde şunları yazmaktadır:
“Evlâd, ana, baba elinde bir emânettir. Büyük bir nîmettir. Nîmetin kıymeti bilinmezse elden gider. Çocukların temiz kalpleri, kıymetli bir cevher gibidir. Mum gibi her şekli alabilir. Küçükken hiçbir şekle girmemiştir. Temiz bir toprak gibidir. Temiz toprağa hangi tohum ekilirse, onun meyvesi hâsıl olur.”
Çocuklara îmân, Kur'ân-ı kerîm ve Allah-ü teâlânın emirleri öğretilir ve yapmaya alıştırılırsa, din ve dünyâ saâdetine ererler. Bu saâdete anaları, babaları ve hocaları da ortak olur. Eğer bunlar öğretilmez ve alıştırılmaz ise, bedbaht olurlar. Yapacakları her fenâlığın günâhı baba ve hocalarına da verilir. Allah-ü Teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen; “Kendinizi ve evlerinizde ve emirlerinizde olanları ateşten koruyunuz.” buyuruyor. Bir babanın, evlâdını Cehennem ateşinden koruması, dünyâ ateşinden korumasından daha mühimdir. Cehennem ateşinden korumak da îmânı, farzları ve haramları öğretmekle ve ibâdete alıştırmakla ve dinsiz, ahlâksız arkadaşlardan korumakla olur. Bütün densizliklerin ve fenâlıkların başı, fenâ arkadaştır. Peygamberimiz (S.A.V.); “Bütün çocuklar Müslümanlığa uygun ve elverişli olarak dünyâya gelir. Bunları sonra anaları babaları Hıristiyan, Yahûdî ve dinsiz yapar.” buyurmuşlardır. Ana baba, evvelâ evlâdının hakîkî istikbâlini, sonsuz saâdete kavuşmasını düşünmelidir. Dînin esaslarını ona öğretmelidir. Bunu öğrenip yaptığı zaman, dünyâ saâdeti kendiliğinden gelecektir. Zîrâ dînimiz insanlara dünyâ ve âhirette rahat ve mesut olmanın yollarını göstermektedir.
İslâm dîninin ahlâkî esasları, insânî ve sosyal yönleri, çocuk terbiyesi için bulunmaz bir hazîne niteliğindedir. Ancak dînî telkinler, şuurlu, bilgili, müşfik ve mâhir, ehliyetli ve yetkili kimseler tarafından yapıldığında çok iyi netîceler alınmaktadır.
Çocukta kökleşmesi ve kafasına iyice yerleştirilmesi gereken ilk ve temel şey; her şeyin üstünde, her şeye muktedir, bütün iyilik ve güzelliklerle berâber her şeyin yaratıcısı bir Allah'a ibâdet etmeyi, hürmet etmeyi, sevmeyi en büyük vazîfe bilmektir. Ayrıca Allah-ü teâlânın ancak iyi, çalışkan ve dürüst kullarını sevdiğini, onun için karşılık beklemeden dâimâ iyilik yapması, yarattığı her şeyi, özellikle insanları sevmesi, usanmadan çalışması telkin edilmelidir. Eğer çocuk bu inançlara sahip olursa, dürüst, vicdanlı, iyi ahlâklı, cemiyete yararlı bir kimse olmanın yolunu tutmuş demektir.
Cezâ ve mükâfât
Çocuk terbiyesinde cezâ ve mükâfât önemli bir faktör sayılırsa da, iyi ve ideâl anne baba için başvurulması gereken bir terbiye vâsıtası olmaması icap eder. Çünkü çocuk anne babayı örnek tutarak büyüdüğünden, onları taklit etmekle zâten terbiyeli büyüyor demektir. Bu usûl daha ziyâde kötü yetişen ve problemleri olan çocuklarda uygulanır. Mamafih, küçük süt çocuklarında arzu edilen veya edilmeyen bir hareketinden sonra derhal yapılırsa faydalıdır. Çünkü çocuk cezâ ve mükâfâtın ne demek olduğunu öğrenir. İyi alışkanlıkları mükâfâtla kökleştirilir. Kötü alışkanlıkları cezâ ile giderilebilir.
Bugünkü pedagojik esaslara göre dayak bir terbiye sayılmamaktadır. Oyun ve okul çağlarındaki çocuklara, yerinde ve zamânında aşırı olmamak şartıyla, tatbik edilirse tesirli bir cezâ ve terbiye vâsıtasıdır.
Küçük süt çocuklarında cezâ, anne babanın sert mimikleri ve onunla ilgilenmemesidir. Yâni süt çocuklarına daha ağır cezâ verilmemeli, bilhassa dayak atılmamalıdır.
Büyük çocuklara cezâ, yaşına uygun olmalı ve çok dikkatle tatbik edilmelidir. Cezâ kalp kırıcı olmamalı, kimsenin önünde yapılmamalı, cezâdan sonra ilgilenmemeli, bilhassa sevilip öpülmemeli, araya şefâatçi girmemeli, sözde kalmamalı, yâni derhal uygulanmalıdır.
Anlatıldığına göre Sultan İkinci Murad'ın oğlu Fâtih Sultan Mehmed Han şehzâdeliğinde Manisa'da vâliydi. Babası bu şehzâdenin yetişmesi için birçok âlim gönderdi. Fakat şehzâde Mehmed yaratılış îcâbı zekî ve celâlli olduğundan, dersten kaçınır ve hiçbir muallim onu zaptedemezdi. Doğru dürüst eğitilemiyordu. Hattâ Kur'ân-ı kerîmi bile hatmetmemişti. Sultan İkinci Murad heybetli ve hiddetli bir muallim olan Molla Gürânî'yi bu vazîfeye tâyin etti ve emrini dinlemediğinde dövmesi için de bir sopa verdi. Hocaya; oğlu emrini dinlemediği zaman hem kendisini hem de şehzâdeyi sopa ile korkutmasını ve kovalamasını, hattâ dövmesini emretti. Molla Gürânî, birgün şehzâdeye bağırınca o da hocayı babasına şikâyet etti. Babası “Olamaz öyle şey!” diye hocaya geldi. Ancak, Molla Güranî, Şehzâde'den önce babasına çıkıştı. Sonunda Sultan Murâd; “Oğlum görüyorsun ya, senin yüzünden ben de azarlandım. Okumaktan başka çare yok!” dedi. Şehzâde, bu hâl karşısında okumaktan başka yol bulamadı. Kısa zamanda Kur'ân-ı kerîmi hatmetti ve nice ilimler öğrendi.
Mükâfât da bir terbiye vâsıtası olabilir. Fakat daha çok dikkat isteyen bir husustur. Her şeyden önce çocuk iyice bilmeli ve inanmalıdır ki dürüst, mert, çalışkan, fedâkâr ve nâmuslu olmak, daha doğrusu iyi ahlâklı olmak, üstünlük değil, insanların en tabiî hâlidir. Ayrıca yine bilmelidir ki, çalışmak, sorumlu olduğu bir işi yapmak, sınıf geçmek de, en tabiî bir vazifedir.
Mükâfât ancak üstün bir başarıdan sonra verilmelidir. Yoksa her iyi, güzel hareketten,basit başarılardan sonra mükâfâta alışmış ve karşılık bekleyen çocukta sorumluluk hissi belirmez veya gelişmez, ayrıca menfaatçi kimse olur.
Oyun ve oyuncaklar
Çocuğun dikkatini ruh ve zekâ gelişmesini, çevreyle ilgisini arttırması bakımından faydalıdır. Oyuncaklar çocuğun çağına ve cinsiyetine göre değişir. Küçük süt çocukları parlak ve ses çıkaran oyuncaklardan hoşlanır. Oyuncağın tehlikesiz olması şarttır.
Meraklarından dolayı çocuklar oyuncakların nasıl çalıştığını anlamak, içini görmek isterler. Çocuğun bu tutumu, rûh gelişimini arttırması bakımından iyidir. Mâni olunmamalı ve oyuncağını bozdu, kırdı diye cezâlandırılmamalıdır. Fakat sık sık oyuncağını bozan ve kıran çocuğa hemen yenisi alınmamalı ve oyuncağın kıymeti öğretilmelidir.
Oyunlar, çocuğun yalnız adale ve iskelet gelişmesini değil, ruh gelişimini de sağlar. Çevikliği, âni karar vermeyi öğrettiği gibi, irâdeyi kuvvetlendirir. Oyun kuralları ve incelikleri, zekâyı arttırır.
Yüzme, atıcılık vs. çocuklar için mükemmel bir spor ve oyundur. Öğrenilmesi küçük yaşta daha kolaydır.
Okul
Çocuk, ancak altı yaşını tam olarak bitirdikten sonra okula gitmelidir. Daha önce göndermek iyi netîce vermemektedir. Okulda öğretmenin otoritesi, topluluğa alışma, müşterek öğrenim ve oyunlar, çocuk terbiyesinde mühim birer faktördür. Ancak, okul ile âile, daha doğrusu öğretmenle anne baba hem fikir olmalı, birbirleri aleyhinde hiçbir şey söylenmemelidir. Hele okulda verilen bir cezâdan dolayı okul ve öğretmen aleyhine atıp tutmamalı, bilakis çocuğun bunu gelip anlatması hoş karşılanmamalıdır. Okula yeni başlayan çocuklarda birçok problemler olabilir. Bu problemlerin çözümü için, okul ve âilenin birlikte çalışması lâzımdır. Birçok âilelerde görüldüğü gibi, çocuk okula başlamasıyla âdetâ rahatladıkları, sorumluluklarının çoğunun okula ve öğretmene yükleyerek ferahlık duydukları, öğretim ve terbiye vazîfelerinin de sona erdiğini zannetmek hatâlı ve çocuğun geleceği için kötü bir tutum olur.
Altı yaşını dolduran çocuk, harfleri, rakamları, kelimeleri anlayabilecek, okula gidebilecek bir durumdadır. Ayrıca o güne kadar bilmediği çalışma ve sorumluluk duygusu, başarıya ulaşma ve yarışma çabası da belirmiştir. Cemiyet geleneklerine ve kânunlara uymasını bilir veya uymak için gayret sarf eder. Kiminin yetiştiği çevre îcâbı görgü ve terbiyesi az, kiminin zekâsı türlü sebeplerle gelişmemiş, kimisi bütün gün anne babadan uzak kalabilecek serbestliğe ulaşmamış olabilir. Böyle çocuklar, okul düzenine ve ortamına uyamazlar, uysalar bile öğrenimde başarısızlığa uğrarlar.
Çocuğun okul düzenine uyamayışının muhakkak bir sebebi vardır. Bu sebepler fizyolojik, sosyolojik veya psikolojiktir. Yâni çocuk okuldan önce veya okul sıralarında geçirdiği hastalık ve sakatlıklar, rûhî rahatsızlıklar, sosyal çatışmalar yüzünden bu duruma gelmiştir. Okula karşı gösterilen tepkinin ve başarısızlığın sebebi ne olursa olsun, çocuk bütün şahsiyeti ile bunun tesiri altında kalır.
Görülüyor ki, okula ve öğretmene çok sorumluluklar düşmektedir. Çünkü öğretmenlik, yalnız okuyup yazmayı öğretmek, bilgi vermek değildir. Öğretmenin her çocukla ayrı ayrı uğraşması, gelişme mekanizmalarını incelemesi, yetiştiği çevreyi, evdeki hayâtını, sıkıntılarını, korku ve endişelerini bilmesi, hâşin ve dengesiz çocuklara özel ilgi göstermesi gerekir. Fakat bütün bu sorumlulukları öğretmene yüklemek insafsızlıktır. Bu problem âile-öğretmen işbirliği ile berâber çözülmelidir.[1]

umut55
03 Mayıs 2011, 18:17
Çok Evlilik
Eski Mısır Hukuku: Koca bazı şartlar altında birden fazla kadınla evlenebilirdi
Babil Hukuku: Hamurabi kanunlarına göre, zevce çocuk doğurmazsa veya ağır bir hastalığa tutulursa, koca odalık alabilirdi.
Çin Hukuku: Kocanın serveti müsait olursa, ikinci derecede zevceler alabilirdi. Şu kadarki, bu kadından doğacak çocuklar, birinci ve asıl zevcenin çocukları sayılırdı.
Eski Brehmenler: Vichnou kitabına göre, erkekler bulundukları sınıflara göre bir, iki, üç veya daha fazla kadınla evlenebilirdi. Apastamba kitabında ise, bu konuda tahdit vardı, kadın vazifelerini hakkıyla yerine getirebiliyor ve erkek çocuğuda oluyorsa, koca ikinci bir kadınla evlenemezdi. Manu düsturlarında, bir adam, ilk zevcesini kendi toplumsal seviyesinde seçmesi lazımdı, ikinci zevcesini, daha alt tabakalardan alabilirdi.
Eski İran : Çok evlilik kabul edilmişti.
Roma Hukuku : Odalık almak, kanuni nikah olmaksızın yaşamak vardı.
Kitab-ı Mukaddes : Eski Ahid'de Davud a.s. bir çok kadınla evlendiği zikredilir. Eski Ahid'de çok evlilikten bahseden başka yerler de vardır. Musevilikte de çok evlilik vardı.
Yeni Ahid'de (İncil), birden fazla kadınla evlenmeyi yasak eden bir madde yoktur. Ancak tek zevce ile yetinbmenin iyi olacağına dair tavsiyeler vardır. Birden fazla evlenme, Hristiyanlık aleminde XVI. asra kadar normaldi.
İslam'dan Önceki Arabistan: Çok evlilik konusunda hiç bir tahdit ve sınır yoktu. Erkek istediği kadart kadınla evlenebildiği gibi, aralarında zevce değişimi bile olurdu.
İslam'da Çok Evlilik
Cenab-ı Hak buyuruyor:
"Eğer (kendileriyle evlendiğiniz takdir de) yetimlerin haklarına riayet edememekten korkarsanız beğendiğiniz (veya size helâl olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın; yahut da sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır."
(Nisa Suresi / 3)
Ayette açıkça görülmektedir ki, birden fazla 2,3 nihayet 4 kadınla evlenme; mutlaka yapılması gerekli farz ve vacib kabilinden bir emir değil, bir müsaadedir. Ancak bu izin, kadınlar arasında tam bir adalet yapmaya bağlanmış, Bir tek zevce ile yetinmenin, adalete en yakın ve en doğru yol olduğu belirtilmiş; adaleti yerine getiremeyeceğinden korkanın, tek kadınla yetinmesi emredilmiştir.
Çok Evlilik Konusunda İslam Prensipleri
1) Adetin sınırlandırılması : Cahiliye devrindeki erkeğin hudutsuz evliliğine sınır getirilmiş. Bu ayetin nuzulünden sonra Resulullah'ın emriyle 4'den fazla hanımı olanlar, fazlalarını boşadılar.
2) Eşler arasında adaletin gözetilmesi : Zevceler arasında adalet, yedirme, içirme, giydirme, barındırma, kocalık muamelesi, sevgide gösterilecektir. Yalnız şu varki, insanın sevgi hususunda tam bir eşitlik gösterebilmesi, imkansız denecek kadar zordur. Kadının çeşitli fiziksel ve ruhsal özellikleri sevginin derecesindeki farklılıkları meydana getirecektir. Erkek ne kadar eşitlik konusunda çaba harcasa da bunu başarması imkansız derecesindedir.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
"Üzerine düşüp uğraşsanız da kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz; bâri birisine tamamen kapılıp da diğerini askıya alınmış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir, günahtan sakınırsanız Allah şüphesiz çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir."
(Nisa Suresi / 129)
Bu ayet-i kerimeyle Cenab-ı Hak erkekleri kadınlarına sevgi ve muhabbet hususunda mutlak bir eşitlik göstermekten afvetmiş. Sadece erkeğin bir tarafa bütün bütün meyledip ötekinden yüz çevirmesini yasaklamış, elinden geldiği kadar eşit davranmaya çalışmasını emretmiştir. Bir hadis-i şerifte bu hususla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
"İki zevcesi olup da birine tamamen meyledip diğerini ihmal eden kimse, kıyamet gününde, bir yanı felçli olarak gelir."
(Hadis-i Şerif)
Kadın yaratılışı itibariyle erkeğini normal şartlar altında ikinci bir kadınla paylaşmaya razı olmadığı gibi, hiçbir kadın da mecbur kalmadan evli bir erkekle hayatını birleştirmek istenmez.
Çok evliliğin hak olduğuna inanmak imanın gereğidir. Ancak, buna inanmak kadının, kocasının kendi üzerine evlenmesini onaylayarak rıza göstermesi, tasvip etmesi zorunluluğunu getirmez.
Hiçbir mümin babadan da kızı üzerine damadının ikincisi, üçüncüsü veya dördüncü kadını almasını olgunlukla beklenemez. Kadının kıskançlık fıtratı ve babalık şefkati buna engeldir. Nitekim:
Peygamberimizin kızı Hz. Fatıma, kocası Hz. Ali'nin ikinci bir kadınla evlenmek istemesine karşı çıkmıştır. Peygamberimizin terbiyesinde büyüyen Hz. Fatıma'nın, kocasının ikinci evliliğine karşı çıkması caiz olmasaydı. Allah Resulü onu ikaz eder, kocasının arzusuna boyun eğmesini emrederdi. Halbuki durum öyle olmamış, bilakis kızının üzüldüğünü gören Allah Resulü, damadı Hz. Ali'nin bu arzusundan vazgeçmesini istemiş, eğer vazgeçmezse ancak Fatıma'yı boşadıktan sonra evlenebileceğini bildirmiştir. Hz. Ali'nin Fatıma'nın üzerine evlenip onu üzmesine razı olmamıştır.
Allah resulünün bu davranışında, Müslüman kız ve babalarının damadın ikinci evliliğine karşı çıkabilecekleri hususunda ruhsat vardır.
Sözün özü: İslam çok evliliği ne emir ne de tavsiye etmiştir. Sadece bazı zaruri hallerde müsaade etmiştir. Zaten yukarıdaki olayı naklettikten sonra diyecek bir şey olmasa gerek

umut55
03 Mayıs 2011, 18:18
Doğum Kontrolü
Doğumun kontrol altına alınması, nüfusun çoğalmasının sınırlandırılması, istenmeyen gebeliğin önlenmesi amacıyla uygulanan ve siyasî, iktisadî, demografik, tıbbî, ahlâkî, sosyal ve dinî yönleri bulunan bir kavram. Aile plânlaması, nüfus plânlaması gibi yaygın adlandırmalarla yapılan doğum kontrolü, eski çağlardan beri uygulanmasına rağmen, esas olarak 19. yüzyılda Batı Avrupa'da doktrin olarak ortaya atılmış ve hızla bütün dünyaya yayılmıştır. En eski eserlerde bile bu konuya dair bilgiler bulunmaktadır. Tarih boyunca hangi millet veya dinden olursa olsun insanlar, "gebeliği önleme metotları" üzerinde durmuşlardır. Ancak yirminci yüzyılda dînî ve ahlâkî bakış açılarının değişmesi, ve teknolojinin ilerlemesi sayesinde, doğum kontrol yöntemleri ve araçları bütün kitlelere yaygın bir hareket haline gelmiş; serî ve çok sayıdaki doğum kontrol aracı üretimi ve bunların serbestçe satılması ve alınması, koruyucu hekimliğin gelişmesi, doğum kontrol ilâçlarının çoğalmasıyla, bu hareket geniş çapta uygulanır olmuştur.
İngiliz iktisat profesörü ve Anglikan rahibi Thomas Robert Malthus (1766-1834), 1803'te yayımladığı, "Nüfusun Toplumun Gelecekteki Gelişmesi Üstündeki Etkileri Konusunda Deneme" adlı eserinde; kıt kaynaklarla, sınırsız ve artan nüfusun ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağını düşünerek, insan nüfusunun artmasıyla kaynakların tükenebileceğini, bunu önlemek için çoğalmayı geçim kaynaklarına göre ayarlamak gerektiğini ve doğumu teşvik edici bütün tedbirlerden kaçınmak ve "fakirler yasası"nı ortadan kaldırmak gerektiğini ileri sürdü ve cinsel perhizle doğum kontrolünü başlattı. O'na göre bu yasa, "bir başak veren toprağı iki başak verir duruma getirmeden" halkı çoğalmamaya teşvik ediyordu. Nüfus artışının işsizlik, düşük ücret, yani yoksulluk demek olduğunu fakirler öğrenmeliydi. Malthus'un bu fikirleri, kitabı yayınlandığı yıllarda rağbet görmesine rağmen, teoride kalmıştır. Ancak daha sonraları Yeni Malthusçuluk veya Malthusçuluk adı verilen doktrin ile bu teori, sadece cinsel istekleri önlemeyi öğütleyen bir teori olmaktan çıkarak, gebeliği önleyici tedbirler üzerinde durdu ve giderek uygulanır oldu. "Doğumun isteyerek kontrol altına alınması" diye tanımlanan Malthusçu doktrin, uzun süre ahlâka aykırı ve hatta şeytanca bir öğreti gözüyle bakılmasına ve tabiata aykırı olduğu öne sürülerek tanrı tanımazlarca da kötülenmesine, hayli gürültü koparan Annie Besant davasına (1877) rağmen, sonunda İngiltere'de kesin olarak kabul edilmiştir. Bu akım, özellikle dinlerin büyük tepkisine yol açtı. En sert şekilde Katolikler ve Komünistlerce eleştirildi. Papalar ve rahipler, doğum kontrolünü Allah'ın işine karışmak şeklinde değerlendirdiler. Komünistler de, zenginlerin, servetlerini paylaşmamak için nüfusun çoğalmasını istemediklerinden bu hareketi başlattıklarını söylediler. 1798'de Amsterdam'da ilk klinik açıldı. Sonra bu hareket Birleşik Amerika'da genişleyerek yayıldı. İlk doğum klinikleri burada açıldı. (1916) Gebeliği önleyici her türlü tedbir ahlâki sayıldı. Bu hareket de giderek dînle ilgisiz bir alan oluşturdu.
Çeşitli doğum kontrol yöntemleri gelişip yaygınlaşmadan önce dinlerde "azl" metoduyla gebeliği önleme bilinmekteydi. Yahudiler ve Hıristiyanlar ve sonra da Müslümanlar, istenmeyen gebeliklerin önlenmesinde azl metodunu uyguluyorlardı. Doğu dinlerinde de azl metodu uygulanıyordu.[1]
Türkiye'de 1967'de çıkarılan Nüfus Planlaması Hakkında Kanun'a göre "nüfus planlaması, fertlerin istedikleri sayıda ve istedikleri zaman çocuk sahibi olmaları" şeklinde tarif edilmiştir. Bu hususun gebeliği önleyici tedbirlerle sağlanacağını belirten kanun maddesi, tıbbî zaruretler dışında gebeliğin sona erdirilemeyeceğini hükme bağlamıştır. Nüfus planlaması, fertlerin arzularına, karı-koca arasındaki anlayışa bırakılmıştır. Yine de devlet, sağlık ve nüfus siyasetiyle, koruyucu hekimliğin yaygınlaştırılması ve kürtajın serbest bırakılmasıyla, doğum kontrolü konusunda çok ileri kararlar almış, hatta kürtaj meselesi ABD ve Batı ülkelerinde dahi hâlâ yoğun olarak tartışma konusu olmasına rağmen bizde hemen uygulamaya konularak bu konularda zaten yeterince cahil ve bilgisiz olan halkın yanlış yönlere sürüklenmesine sebep olunmuştur. Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNİCEF), Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) ve diğer çeşitli bakanlık ve üniversite araştırma ve raporlarında özellikle geri kalmış ülkelerde fakir anne adayı kadınların ve bebek ölümleri oranının çok yüksek olduğu tespit edilmiştir. Yine, kürtaj dolayısıyla: ölen, sakat kalan kadınlar da önemli bir yekün teşkil etmektedir. Tıbbi kontrol, beslenme yetersizliği, işsizlik gibi sebepler aile plânlaması ihtiyacını karşılamadığı halde, annelerin, cahilce yollarla, zararlı ve ilkel usullerle doğum kontrolü uyguladıkları, her yıl yarım milyon kadının öldüğü ve bir milyon civarında çocuğun annesiz kaldığı belirtilmiştir. Geri ülkelerin fakir sınıflarında cinsellik, gebelik, gebelik süresince nasıl hareket edileceğine dair çok eksik ve yanlış bilgilenme vardır. Gebe kadınlar yeterince beslenmemekte ve ağır işlerde çalıştırılmaktadır. Ardı ardına doğum yapılarak toparlanmasına fırsat verilmemekte veya çok küçük yaşlarda gebe kalınmakta; yine, çocuk aldırmanın mubahlaştırılması sonucu fuhuşta artışlar olmaktadır. Öte yandan, her yıl yüzlerce sahipsiz çocuğun sokağa terk edildiği görülmektedir.
İslâm dini, kürtajı kesinlikle cinayet olarak kabul etmiştir. Aynı şekilde, insana zarar verici her çeşit tıbbî müdahaleyi, kısırlaştırmayı doğum kontrolünün dışarıdan zorla yaptırılmasını da yasaklamıştır. Doğum kontrolü uygulanmasının çeşitli sebepleri vardır:
1.Güvenlik endişesi, gelecek korkusu, açlık ve yoksulluk sorunu.
2.Devletin, nüfusun artması veya azalması üzerine, doğumları teşviki veya sınırlandırılmasını sağlaması.
3.İstenmeyen gebelikler.
4.Doğumu mümkün en iyi şartlara ertelemek arzusu.
5.Çok çocuğun rahat yaşamayı engelleyeceği, ancak ekonomik yönden rahatladıktan sonra çok çocuk yapmayı istemek.
6.Hastalıklar Hastalıkların çocuğa da geçeceği düşüncesi. AIDS, Verem vs.
7.Cariyenin çocuğu olursa, azat edileceği yani satılamaması düşüncesi. (Bu sebep, İslâm hukukunun uygulandığı zamanlarda geçerlidir.)
8.Fazla çocuğun, ibadete ve ilme engel olacağı fikri.
9.Yeni bir gebeliğin kadın için tehlikeli olması veya memedeki çocuğuna zarar verme durumu. İslâmî anlayışa göre, zaruretler ve hastalıklar dışındaki diğer sebepler anlamsız bulunmaktadır.
Çeşitli doğum kontrol yolları ve araçları bulunmaktadır, ancak bunların birçoğu kesin olarak gebeliği önlememektedir:
1.Azl, yani erkeğin, cinsî ilişkiyi yarıda kesmesi.
2.Ritm (takvim) usûlü. Bu usulde, kadının doğurgan olmadığı tehlikesiz dönemlerinde cima yapılması gerekmektedir.
3.Ağızdan alınan ilaçlar. Bunların çeşitli yan etkileri vardır.
4.Prezervatif (kondom, kaput). Spermatozoidlerin dölyatağı boşluğuna inmesini önlemek içindir. Aynı zamanda son yıllarda resmen propagandası yapılmış ve çağın en korkunç hastalığı olan AIDS'e karşı en iyi korunma aracı olarak sunulmuştur. Ayrıca kadın kondomları da vardır.
5.Rahim içine konulan aygıtlar. Diyafram, kremler, süpozituarlar, tamponlar, spiraller.
6.Kürtaj.
7.Kısırlaştırma.
8.Lavaj.
9.Laparoskopi.
Başta azl olmak üzere, bütün bu doğum kontrol araçlarının çeşitli yan tesirleri ve tehlikeleri mevcut bulunmaktadır. Hepsi de fıtrata ters olup, doğal birleşmeyi engellemektedir. Bunlar, orgazmı (doyumu) önlemekte, psikolojik sinirsel rahatsızlıklara yol açmakta, imtizaçsızlığa sebep olmakta ve bunalım çıkarmaktadır.
Bunlar, kadının isteği dışında yapıldığında onun çocuk. sahibi olmasını engellemekte ve tatminsizliğe neden olmakta; nasıl olsa çocuk olmayacak fikri yaygınlaşarak kadını fuhşa teşvik etmektedir.
İslâm dininde "azl" vasıtası ile doğum kontrolü meselesinde dört büyük imam, cevaz yanlısıdırlar. Yine de fukaha arasında azl meselesi ihtilâflıdır. Çeşitli mezheplerde azl için mekruh, caiz, mübah, helâle yakın mekruh, haram gibi hükümler verilmiştir. Kürtaj ve çocuk düşürmek cinayet olarak görülmüş; ancak gebeliğin ilk yüz yirmi günü içerisinde, cenin henüz canlı bir varlık haline gelmeden çocuğun düşürülebileceğini de caiz görmüşlerdir.[2]
Azl (kesik cima, meninin kadından uzaklaştırılması), hakkında Kurân-ı Kerim'de bir beyan yoktur. Hz. Peygamber (s.a.s.)'den bize gelen rivayetlerde de azl konusunda O'nun açık bir yasaklaması bulunmamaktadır. Bu sebeple azli, cumhur, mübah olarak görmüştür. Azli mübah görenler onu, zarûrî hallerde caiz bulmuşlardır. Azle karşı olan alimler ise, ashabın çoğunluğunun ve bizzat Peygamber'in azle karşı olduğunu, Peygamber'in azl konusunda soru soranlara "isterseniz yapmayın" demesinin yasaklamaya daha yakın olduğunu söylemişlerdir. Kıyas yoluyla bazı ulema da doğum kontrolü için şunları söylemiştir: Gazâlî, "Azl, nikâhı terk etmek gibidir" der.[3]
Caferiye mezhebi, çocuğun millet ve ana-babanın ortak bir malı olduğunu belirtmiş zarûret sebebiyle doğum kontrolünde azl yolunu câiz görmüştür. Dürzîler, ailelerin özellikle fakirlerin az sayıda çocuk sahibi olmalarının iyilik ve takvaya daha yakın olduğunu söylemişlerdir. İbn Kudâme, azlin mekruh olduğunu, onun darü'l-harb'te caiz olacağını belirtir. İmam Nevevî de, azli ved'e benzeterek, mekruh olduğunu söyler. İbn Hazm da aynı görüştedir. Mevdûdi doğum kontrolünün İslâm'la bağdaşmadığını savunur. O, doğum kontrolünün ümmet çapında bir hareket olmadığını; birkaç sahabînin bu yola başvurduğunu; büyük çapta bir hareket olsaydı Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bunu yasaklamış olacağını belirterek, ancak zarûrî hallerde, kadının gebe kalmasının onun ölümüne yol açması ihtimali veya memedeki çocuğun ardından hemen ikinci bir doğumun memedeki çocuğa zarar vermesi durumu gibi zarûret(erde tedbir alınabileceğini söylemektedir.[4]
O, fakirlikten dolayı ailelerin çocuktan kaçınmalarını suç olarak telâkkî eder. Delîl olarak İsrâ sûresinin "Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyiniz. Sizi de onları da biz besliyoruz. Onları öldürmeniz büyük günahtır." (el-İsrâ, 17/31) âyetini getirir ve En'âm sûresinin 140. âyetine dayanarak helâli haramlaştırmamak gerektiğini söyler Mevdûdî, doğum kontrolün,ün İslam'ın temel ilkelerine ve özüne aykırı olduğunu, bunun nüfus azalması ve fuhşa teşvik yolu olduğunu da belirtmektedir. T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı, devletin resmi politikasına uydurmak maksadıyla 1960'da başkan Ömer Nasuhi Bilmen'in uygun bulmasıyla "ilkaha mâni tedbir almakta kadının rızası şart olup, zaman gereği çocuğun kötü yetişeceği, harp veya seferde bulunulması ve benzer sebeplerle bu şartın da sâkıt olacağı ve dolayısıyla azlin, bir kısım ashab ve ulemanın kerih görmelerine rağmen, yine bir kısım ashab ve cumhûr-ı ulemaca caiz görüldüğünü" savunmuştur. Çeşitli fetvalarda, ulema, zarûret yoksa herhangi bir şekilde gebeliği önlemenin câiz olmadığını, ancak tehlikeli hallerde azlin de, ilaç almanın da caiz olduğunu söylemiştir. Ancak hiçbir zaman "devamlı doğum kontrolü"nden yana olunmamıştır. Hz. Peygamber'in "Azl yapılsa da, yapılmasa da; Allah'ın dilediği her canlının kıyamete kadar dünyaya geleceğini" söylemesini [5] kaynak olarak alan ve doğum kontrolüne istisnai hallerde cevaz veren İslâm uleması, genel olarak şu delillerle doğum kontrolüne karşı çıkmaktadırlar: Fakirlik korkusu için: Allah, kadınları sadece hoşça vakit geçirmek için yaratmamıştır. Kadınla erkek arasındaki ilişki, tarla ile çiftçi arasındaki ilişki kadar ciddîdir. Çiftçi tarlasına sadece hoşlandığı için değil, onu ekmek ve ürün almak için gider. Aynı şekilde bir erkeğin de karısına çocuk üretmek amacıyla yaklaşması gereklidir. Bu, sünnettir ve çocuk, ailenin esas amacıdır. Allah, "Kadınlar sizin tarlanızdır, o halde tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın." buyurur.[6] Rızık korkusu, basit bir iddiadır. Allah, milyonlarca canlının rızkını vermektedir; O, Hâlik ve Rezzâk'tır. İnsan, Allah'ın denge ve düzenine, açlık korkusuyla müdahale etmemeli, fıtrî yapıyı, tabiî cinsî yakınlaşma yolunu ve çocuk edinme nimetini kendine kapamamalıdır. Özellikle, kısırlaştırma kesinlikle düşünülmemelidir. Allah'ın yarattığını değiştirenler Müslüman olamaz (en-Nisâ, 4/119). Ancak Allah dilediğini kısır kılar. (Şûrâ, 42/49-50) Fazla çocuk istenmemesi gerekçesini de İmam Şâfiî şöyle tenkit etmiştir: Allah-u Teâlâ'nın Nisâ sûresinde "Aralarında adalet yapamamaktan korkarsanız. bir kadınla yetininiz" şeklindeki beyanı, fazla çocuk olup, aile efradınız ve sıkıntınız artmasın anlamındadır.
İslâm Peygamberi (s.a.s.), ümmetinin çokluğuyla övüneceğini, doğurgan kadınlarla evlenmelerini ve sünnetinden yüz çevirenlerin Müslüman olmadıklarını, ümmetine öğütlemiştir.[7]
Doğum, bebeğin dünyaya gelişi, olağanüstü bir olaydır. Âyetlerde buyrulduğu üzere her şey bir ölçüye göredir, ve insan dokuz ay ana karnında ve memede bu evreyi geçirir. (Lokman, 31/14)
Hz. Peygamber sevdiklerine "mal ve evlat bolluğu" için dua ederdi Amellerde esas Allah rızasıdır. Bir şey ya helâldir, ya haramdır. Evliliğin iki ana hikmeti vardır: fıtraten kadın ve erkek olarak yaratılmış iki karşı cinsin birbirini tatmini ve bu yolla neslin devamı. Zaten insanlar her ne yapsalar, "....O'nun bilgisi olmadıkça ne meyveler kabuklarından çıkar, ne bir dişi gebe kalır ve ne de doğurur." (Fussilet, 41/47) şeklindeki ilâhî hükümden uzak değildirler. İnsanlar kendi kendilerine azap ve zulüm ederler. Meni rahme boşaltılsa bile bazen çocuk olmaz; meniyi rahimden kaçırmak isteyenin ise çocuğu olabilir. Bu, eninde sonunda Allah'ın kudretinde olan bir olgudur. Doğal cinsî yakınlaşmayı bozmayan Müslüman, çocuk talep etme niyeti ve eylemi ile ayrıca sevap da kazanmakta; oysa doğum kontrolü yapan, en azından bir sevaptan mahrum olmaktadır. Doğum kontrolü yapanlar, fıtrî yapıyı bozmakta, değiştirmekte, iptal etmektedir ki; eğer zarureti yoksa bu, açıkça sünnete karşı gelmek anlamını da taşımaktadır. Kaldı ki, Resûlullah, "Nikâh benim sünnetimdir; kim benim sünnetimi yerine getirmezse, benden değildir. Evlenin; zira ben diğer ümmetlere sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim. " (bu hadisi değişik lâfızlarla Buharî, Müslim, Ahmed b. Hanbel, Taberani, Hakim ve Beyhaki, İbn Mace kitaplarında yazmışlardır.) Evlenme, bir ibadet, bir sünnet olduğuna göre; Şeriata bir bütün olarak bakıldığında, evlenmiş olanların, doğum kontrolü yapmaları bekârlığın bir başka türü, veya sünnete karşı çıkış olarak değerlendirilmektedir. İster ana rahmine çocuk düşmesini engellemek, isterse rahimde teşekkül etmiş cenînin yaşamasına mani olmak olsun, her ikisinde de ana amaç, istenmeyen bir gebelik veya istenmeyen bir çocuk ise, bunun çelişik, bir Müslüman'dan zaten beklenmeyecek bir hareket olduğu açıktır.
Hz. Peygamber, emzikli bir kadının yeniden gebe kalmaması için onunla ilişkiyi ertelemek veya ilişkide kontrol uygulamak konusunda da ümmetini serbest bırakmıştır. Gîle, Gayl, Gıyal şeklinde geçen meselede, bugün tıp, memedeki çocuğun sütünün sonraki çocuk için zararlı olduğunu söylemiştir. Ancak bu konuda, "Anneler çocuklarını iki bütün yıl emzirirler. (Bu hüküm), emmeyi tamam yaptırmak isteyen(ler) içindir." (el-Bakara, 2/233) şeklindeki Kurân âyetini, iki çocuk arasında iki yıl müddet bırakılmalıdır şeklinde yorumlayanlar da olmuştur. Bu çevreler üst üste yapılan doğumlarda gebe annenin çok yıprandığını, kendisini toparlayamadığını; memedeki çocuğa gereken önem verilemeden diğer bir çocuğun ardından gelmesiyle, ek yardım yollarından yararlanmayan çağdaş karıkocadan ibaret olan çekirdek ailenin, ekonomik açıdan da çok zor durumlarda kaldığını; gelir düzeyi düşük bu ailelerde, kadının, "çocuk üretim fabrikası" gibi ardı ardına çocuk doğurmasının başka bir azap olduğunu ileri sürerler. Demek ki, her çocuk arasında en az iki yıl bırakılmalıdır. Bu mesele her ne kadar erkek ile kadın arasında bir mesele gibi görünüyorsa da; doğum kontrolü, yani çocuk yapmayı önleyici düşünce ve uygulamalar, sosyal adalet, İslâm ülkesi, çocukların bakım ve eğitimi, çevre şartları gibi etkenlerle de yakından ilgilidir.
Sonuç olarak, "Allah'ın kaderi olmaksızın cinsî münasebetin çocuğa götürmemesi veya çocuk olması mümkün olmadığına göre, korunma niye?" diye düşünülsün; isterse doğum kontrolü yapan hakkında, "tarlayı sürmekten yüz çevirdi, tohumunu zâyi etti, yaratılışı âtıl bıraktı, sünneti terk etti, zürriyetini kuruttu" tarzında hüküm verilsin; veya doğum kontrolü kavramı, çağdaş bir zorunluluk ve dayatma şeklinde algılansın, bu kabul edilmesi mümkün olmayan bir düşüncedir. Ama, İslâm'da doğum kontrolü konusu için ictihad gereklidir. İsteyen müctehid azl veya başka yöntemlerle doğum kontrolü hakkında caizdir veya değildir gibi ictihad edebilir. Bu da aslında İslâm devleti âlimlerinin vereceği karara ve ictihada dayalı bir husustur. Çünkü gebeliğin veya doğum kontrolünün sebep ve sonuçlarına katlanacak olan, aile fertleridir.

umut55
03 Mayıs 2011, 18:18
Edep, Haya ve İffet
Edep, güzel terbiye, iyi davranış, güzel ahlak, haya, nezaket, zarafet gibi manalara gelir. Mesela terbiyeli çocuk, edepli çocuk demektir. Hadis-i şerifte, "Evladınızı edepli, terbiyeli yetiştirin." buyruluyor. Dinimiz, baştan başa edeptir. Edep, kulun kendisini Cenab-ı Hakkın iradesine tâbi kılması, güzel ahlaklı olmasıdır. Hadis-i şerifte, "Sizin en iyiniz, ahlakı en güzel olandır." buyruldu.
Hz. Ömer, "Edep, ilimden önce gelir." buyurdu. Çok heybetli olmasına rağmen, edebinden, hayasından Resûlullah'ın huzurunda çok yavaş konuşurdu. Peygamber efendimiz de, bir kimsenin yanında iki diz üzerine oturur, ona saygı olmak için mübarek bacağını dikip oturmazdı. Hadis-i şerifte, "Resûlullah'ın hayası, bakire İslam kızlarının hayasından çoktu." buyruldu. (Buhari)
İbni Mübarek hazretleri, "Bütün ilimleri bilenin eğer edebinde noksanlık varsa, onunla görüşmediğime üzülmem, bunu kayıp saymam. Fakat edepli ile görüşemesem üzülürüm" buyurdu
Her zaman her yerde edepli, hayalı olmaya çalışmalıdır! Hadis-i şerifte, "Hayasızlık insanı küfre düşürür" buyruldu. Haya, bir binayı tutan direk gibidir. Direksiz binanın durması kolay olmadığı gibi, hayasız kimsenin de imanını muhafaza etmesi zordur.
Hadis-i şeriflerde buyruldu ki:
"Allah-u teâlâdan haya edin! Allah'tan haya eden, kötü düşünceden uzak durur, midesine girenleri kontrol eder, ölümü hatırlar." (Tirmizi)
"Haya, baştan başa hayırdır." (Müslim)
"Her dinin bir ahlakı vardır. İslamiyet'in ahlakı da hayadır." (İbni Mace)
"Hayasız olan hep kötülük eder." (İbni Mace)
"Hayasız olan, emanete hıyanet eder, hain olur, merhamet duygusu kalmaz, dinden uzaklaşır, lanete uğrar, şeytan gibi olur." (Deylemi)
"Haya ile iman, ikiz kardeştir. Biri giderse diğeri de gider." (Ebu Nuaym)
"Mümin, ayıplamaz, lanet etmez, çirkin söz söylemez ve hayasız değildir." (Tirmizi)
"Haya imanın nizamıdır. Bir şeyin nizamı bozulunca, parçaları da bozulur." (İ.Maverdi)
"Haya imandandır. Hayasızın imanı yok demektir." (İbni Hibban)
"İnsan, salih iki komşusundan utandığı gibi, gece gündüz kendisiyle beraber olan yanındaki iki melekten de utanmalıdır!" (Beyheki)
"Hayasızın dini olmaz ve hayasız kişi Cennete giremez." (Deylemi)
"Haya, iffet, dile hakim olmak ve akıl imandandır. Cimrilik, fuhuş, çirkin sözlü olmak ise hayasızlıktan ve münafıklıktandır." (Beyheki)
"İman çıplaktır, süsü haya, elbisesi takva, sermayesi fıkıh, meyvesi ameldir." (Deylemi)
"Haya insan olsaydı, salih biri, fuhuş insan olsaydı, kötü biri olurdu." (Taberani)
"Haya ile iman bir aradadır. Biri giderse, öteki de durmaz." (Hakim)
Dinimizde hayanın yeri çok mühimdir. Allah-u teâlâdan utanmak, imanın kuvvetli olduğuna, hayasızlık da imanın zayıf olduğuna alamettir. Hadis-i şerifte, "Hayanın azlığı küfürdendir" buyruldu. Hayasız kimse, zamanla küfre kadar gidebilir. Haya, imanın esasındandır. Hayası olan Allah'tan utandığı için günahtan çekinir. İnsanlardan utanmayan Allah'tan da utanmaz. İnsanlardan utanarak günahı gizlemek de hayadandır. İnsanlardan utananın, Allah-u teâlâdan da utandığı anlaşılır. Çünkü hadis-i şerifte, "Allah'tan sakınan, insanlardan da sakınır" buyruluyor. Hayasız olan mürüvvetsiz olur. Hz. Ebu Bekir, "Hayasız insan, halk içinde çıplak oturan gibidir" buyurdu.
Kuran-ı kerimde mealen buyruluyor ki: "İman edenler arasında kötülüğün, hayasızlığın yayılmasını isteyenler ve sevenler için dünyada da ahrette de elim bir azap vardır." (Nur 19)
Kadın erkek ilişkilerinde ve tuvalet için kullanılan kelimeleri aynen söylemek insanlığa uygun değildir, hayayı yok eder ve iyileri gücendirir. Böyle kelimeleri söylemek gerekince, açık olarak değil, kinaye olarak söylenir.
Allah-u teâlânın nimetinde, nimeti vereni görmeli, daima Onun huzurunda olduğunu düşünmeli, mesela otururken, yatarken edebe riayet etmelidir. Yerken, içerken, konuşurken, okurken, yazarken ve her çeşit iş yaparken, bütün bunların Allah-u teâlânın kudretiyle yapıldığını, bütün işlerde Onun emrine uyup yasak ettiklerinden sakınmayı düşünmelidir. Böyle düşünmek çok üstün bir ibadettir.
Mahrem konuları edeple sormak lazım
Bir kız, mahrem konuları annesine sorar. O da bilmezse, annesine, "Babamdan öğren" der. Babası da bilmezse, babasının, bilen birisine sorması gerekir. Babası yoksa, ağabey, amca, dayı gibi mahrem akrabalarından öğrenir. Bunlar da öğrenip bildirmezse, o zaman mektupla veya telefonla, kendinden değil de, "Bir kadının muayyen hâli şu kadar devam edip kesilse, ne gerekir" şeklinde sormak daha uygun olur. Bir kadının kocası, bu bilgileri öğrenip hanımına anlatmazsa, kadın, en uygun bir yolla bunları öğrenebilir. Bilenlerden bu konuları edep dairesinde sorması ayıp olmaz.
Hz. Esma'nın Peygamber efendimize nasıl gusledileceğini sorarken utanması üzerine, Hz. Âişe validemiz, "Ensar kadınları ne iyidir; utanmaları, dinlerini öğrenmekten men etmiyor" buyurdu. (Buhari)
Demek ki, ayıp olur diye kendisine farz olan bilgileri öğrenmemek yanlıştır. Peygamber efendimiz, mahrem konuları anlatırken, "Allah-u teâlâ, hakkın anlatılmasından çekinmez" buyurmaktadır. (Tirmizi)
Aynı anlamda âyet-i kerime de vardır:
"Allah-u teâlâ, gerçeği söylemekten çekinmez." (Ahzâb 53)
Sual: Bazı kimseler, müstehcen konuşuyor. Ayıp şeyler söylüyor. İnsanların ayıplayacağı çirkin işler yapıyor. Müslüman olan kimse, böyle şeyler yapar mı?
CEVAP: Hadika'da buyruluyor ki: Fuhuş, çirkin söz demektir. Haddi aşan her şeye fahiş denir. Buradaki manası çirkin olan işleri açık kelimelerle anlatmak, müstehcen konuşmak demektir. Cima için ve abdest bozmak için kullanılan kelimeleri söylemek böyledir. Bu kelimeleri söylemek fuhuştur. Çünkü bunları söylemek, mürüvvete ve diyanete uygun değildir, hayayı, utanmayı giderir ve başkalarını gücendirir. Cimayı, abdest bozmayı ve necaseti anlatmak gerektiği zaman, açık olarak söylememeli, kinaye olarak söylemelidir! Kinaye, bir şeyi, açık manaları başka olan kelimelerle anlatmaktır. Edepli olan, salih olan, fuhuş söylemeye mecbur olunca, kinaye olarak söyler. Mesela, Allah-u teâlâ, Kuran-ı kerimde, cima için lems (dokunmak) kelimesini söylemiştir. Hadis-i şerifte buyruldu ki: "Fuhuş söyleyene Cennet haramdır." (Ebu Nuaym)
Dinimizde hayanın, utanmanın yeri çok mühimdir. Hayası olan, Allah-u teâlâdan utandığı için günah işlemekten çekinir. İnsanlardan utanmayan Allah'tan da utanmaz. Açıktan günah işleyen kimse, hem insanlardan, hem de Allah'tan çekinmediğini gösterir. "Allah'ın bildiğini kuldan ne saklayayım" demek doğru değildir. Gizli işlediği bir günahı başkalarına açıklamak doğru değildir, hayasızlıktır. Hadis-i şeriflerde buyruldu ki:
"Haya ve az konuşmak imandan, fahiş söz ve çok söz nifaktandır." (Tirmizi)
"Kim, dünyada günahını gizlerse, Allah-u teâlâ da, Kıyamette, o günahı herkesten saklar." (Müslim)
"Bir günaha düşen, Allah'ın örtüsünü, onun üzerinde bulundurmalıdır!" (Müslim)
İnsanlardan utanarak günahı gizlemek de hayadandır. Haya da imandandır. Günah gizlenmezse, fasıklar bundan cesaret alır. "Falanca günah işliyor. Ben de işlesem ne çıkar?" diyebilir. Riya olmaması için ibadeti gizlemek caizdir. Onun için "Kabahat da gizli, ibadet de gizlidir" denmiştir.
Bunun gibi atasözlerinin çoğu bir hadis-i şerife dayanmaktadır. "Haya elbisesine bürünenin ayıbı görülmez. Duyulunca hoşlanılacak şeyleri yap! Kimsenin duymasını istemediğin ve duyulunca insanların hoşlanmayacağı şeylerden kaç!" buyrulmuştur.
Haya, imanın esasındandır
Allah-u teâlâdan utanmak, imanın kuvvetli olduğuna, hayasızlık da imanın zayıf olduğuna alamettir. Hayasız kimsenin küfre düşmesi kolay olur. Hadis-i şerifte, "Hayanın azlığı küfürdür" buyruldu. (Hakim)
Hayasız kimse, zamanla küfre kadar gidebilir. Haya, imanın esasındandır. Hadis-i şeriflerde buyruldu ki:
"Haya, iffet, dile hakim olmak ve akıl imandandır. Cimrilik, fuhuş, çirkin sözlü olmak ise hayasızlıktan ve münafıklıktandır." (Beyheki)
"Fahiş ve çirkin sözlerden şiddetle kaçının!" (Nesai)
"Mümin, ayıplamaz, lanet etmez, fahiş söz söylemez." (Tirmizi)
"Cennet, fahiş ve çirkin söz konuşana haramdır." (İbni Ebiddünya)
"Allah-u teâlâ, fahiş ve çirkin söz söyleyeni sevmez." (İbni Ebiddünya)
Görüldüğü gibi, hayanın iman ile, hayasızlığın da imansızlık ile alakası büyüktür. İnsanlardan utanan kimsenin, Allah-u teâlâdan da utandığı anlaşılır. Çünkü hadis-i şerifte, "Allah'tan sakınan, insanlardan da sakınır" buyruluyor. Hayasız olan mürüvvetsiz olur. İnsanları, böyle kimselerin zararından sakındırmak için onların gıybetini yapmak caizdir. Hadis-i şerifte, "Haya cilbabını (örtüsünü) üzerinden atanları gıybet etmek günah olmaz" buyruldu. (Haraiti)
Yalnız iken de Allah'tan haya etmeli
Evde kimse yok iken de, çıplak durmak günahtır. Hadis-i şeriflerde buyruldu ki:
"Yalnızken de, avret yerinizi açmayın! Zira yanınızda hiç ayrılmayanlar (hafaza melekleri) vardır. Onlardan utanın ve onlara saygılı olun." (Eşiat-ül-lemeat)
"Avret yerlerinizi örtün! Yalnız iken de Allah-u teâlâdan haya edin!" (Tirmizi)
"Allah-u teâlâ hayayı ve örtünmeyi sever. Öyle ise yıkanırken avret yerinizi örtün." (Ebu Davud)
"Gece guslederken avret yerini açmaktan sakının. Eğer sakınmayan çıkar da, onda delilik alameti görülürse, kendisinden başkasını suçlamasın." (Hakim.)
Avret yerini açmak veya başkasının avret yerine bakmak büyük günahtır. Hamama, kaplıcaya, denize gidenin diz ile göbek arasını ve dizlerini de örtmesi farzdır. Hadis-i şeriflerde buyruldu ki:
"Erkeğin göbek ile dizleri arası avrettir." (Ebu Davud)
"Uyluk avret yeridir." (Buhari, Ebu Davud, Tirmizi)
"Avret yerini açmak büyük günahtır." (Hakim)
"Erkek, erkeğin; kadın, kadının avret yerine bakması helal olmaz." (Müslim)
"Evlerin en kötüsü hamamdır. Orada sesler yükselir, avretler açılır. Tedavi veya kirden temizlenmek için girecek olan örtülü girsin." (Taberani)
"Allah'a ve ahirete inanan hamama peştamal ile örtülü girsin!" (Nesai)
"Avret yerini açana ve başkasının avret yerine bakana Allah lanet etsin!" (Beyheki)
"Din kardeşinin avret yerine kasten bakanın kırk gecelik namazı kabul olmaz." (İ. Asakir)
Aşık olmak günah mı?
Sual: Günah işlememek şartı ile birini sevmekte mahzur var mıdır?
CEVAP: Sevgi, insanın elinde olmayan bir duygudur. İffeti, yani namusu korumak ve günah olan işlerden kaçmak şartı ile birisine karşı sevgi duymakta mahzur yoktur. Hatta iffetini koruyarak sevgisini gizlemek çok sevaptır. Hadis-i şeriflerde buyruldu ki:
"Aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek ölen şehittir." (Hakim, Hatib)
"Aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek, sabredenin günahlarını, Allah-u teâlâ affedip Cennetine koyar." (İbni Asakir)
Demek ki, dinimizde iffeti muhafaza etmek ve sevgisi sebebiyle günah işlememeye sabretmek, çok sevaptır. Çünkü genel olarak sevgi insanı kör ettiği için, insanın kendisini günah işlemekten alıkoyması zordur. Zor olan işleri başarmanın sevabı da büyük olur. Hadis-i şerifte buyruldu ki: "Ümmetimin üstün olan kimseleri, aşk belasına maruz kalınca iffetini muhafaza edenlerdir." (Deylemi)
İffetlinin eşi de iffetlidir
İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: "Aklı dinlemeyen, en çok ona isyan eden şehvettir. İnsanların, başkalarının ayıplamaları gibi sebeplerle bu şehvetten kaçınmaları faydalı ise de, büyük sevap alamazlar. Fakat günah işlemek için bütün imkanlara sahipken, ortada hiçbir korku yok iken, sırf Allah rızası için, Allah'tan korktuğu için şehvetine esir olmazsa, ona mani olursa, en büyük fazilete kavuşur. Bu derece sıddıklar, şehitler makamıdır."
Hadis-i şerifte buyruldu ki: "Haya, iffet, dile hakimiyet ve akıl, imandandır. Böyle kimselerin ahret arzusu çoğalır, dünya hırsı azalır. Cimrilik, müstehcenlik, çirkin sözlülük, hayasızlıktan, nifaktan ileri gelir. Böylelerinde dünya hırsı çoğalır, ahret arzusu azalır." (Beyheki)
Erkekler, iffetsiz olursa, yakınları da kötü yola düşebilir. Peygamber efendimiz, "Siz iffetli olursanız, kadınlarınız da iffetli olur" buyurdu. (Taberani)
İbni Neccarın bildirdiği "Zina eden, aynı şeye maruz kalır" mealindeki hadis-i şerif, iffetli olmayanın yakınlarının da, iffetsiz olabileceğini göstermektedir. İffetli olmaya gayret eden bunu başarır. "İffetli olmak isteyeni Allah-u teâlâ iffetli kılar" hadis-i şerifi buna delildir. (Hakim)
Gayrı meşru işler, dünyada insan için yüzkarasıdır. ahrette ise, azabı çok şiddetlidir. 'Ben ölmem' veya 'Cehennem ateşi bana zarar vermez' diyen varsa, dilediği kötülüğü işlesin! Hadis-i şerifte buyruldu ki: "Dünya için, dünyada kalacağın kadar çalış! ahret için, orada sonsuz kalacağına göre çalış! Allah-u teâlâya, muhtaç olduğun kadar itaat et! Cehenneme dayanabileceğin kadar günah işle!" (Eyyühel veled)
Öleceğine inanan ve öldükten sonra başına gelecekleri düşünen, kötülük işleyebilir mi?
İffetli olmak için
İnsana en büyük zarar, kötü arkadaştan gelir. Kötü arkadaşlarla düşüp kalkan, kılavuzu karga olan nasıl her zaman temiz olabilir?
İyi insanlarla beraber olan kimse, bir müddet onlar gibi iyi iş yapmasa bile, onların yanında kötülük edemez. Hadis-i şerifte, "İnsanın dini arkadaşının dini gibidir" buyruluyor. (Tirmizi)
Şu halde yapılacak iş, arkadaşlık edilen kimselere dikkat etmek ve kötü arkadaşlardan uzak durmaktır. Namuslu, iffetli yaşamak isteyene cenab-ı Hakkın bunu nasip edeceği din kitaplarında yazılıdır. Bir hadis-i şerifte buyruldu ki: "İffet talep edeni, Allah-u teâlâ iffetli kılar." (Hakim)
İffetli olan, aile efradının da iffetli olmasını ister. Onları da kötülükten korur. Kendisi kötü olursa, bir gün çoluk çocuğu da Allah saklasın kötü yollara düşebilir. Çocuklarının iffetsiz olmasını hangi ana-baba isteyebilir?
Çocuklara iyi örnek olmak gerekir. Hadis-i şeriflerde buyruldu ki:
"İffetli olursanız, kadınlarınız da iffetli olur. Ana-babanıza ihsan ederseniz, çocuklarınız da size ihsan eder!" (Taberani)
"Kötülükten korunmak için, nikahlı yaşamak ve iffetli olmak gerekir." (İbni Asakir)
Asaletin önemi
Asalet, diğer hasletlerle birlikte olursa kıymetlidir. Herkes Âdem aleyhisselamdan gelmiştir. Her iyi kimsenin çocukları iyi olur, her kötünün çocukları da kötü olur diye bir kaide yoktur.
Hz. Âdem'in ve Hz. Nuh'un oğlunun biri kâfir olmuştur. Nuh aleyhisselam ile Lut aleyhisselamın hanımı kâfir idi. Ebu Cehil kâfirinin oğlu ise, insanların en üstünlerinden, yani sahabi idi. Peygamber efendimizin öz amcası Ebu Leheb kâfir idi.
Ana-babanın günahkâr olmasından dolayı, çocukların da iyi bir insan olamayacağı anlamını çıkarmak çok yanlıştır. Allah-u teâlâ, kötüden iyi, iyiden kötü yaratır. Kuran-ı kerimde birkaç yerde, "Ölüden diri, diriden ölü çıkarır" buyuruyor. (Al-iİmran 27)
İslam âlimleri bu âyet-i kerimeyi açıklarken, "Kâfirden Müslüman, Müslümandan kâfir yaratır" buyurmuşlardır. Bunun için, soyundaki kimselerin kötü olması, kendisinin de kötü olacağını asla göstermez. Hepimiz Âdem aleyhisselamdan geldik. Dinimizde ırk üstünlüğü yoktur. Allah indinde üstünlük ancak takva iledir.
"Allah indinde en üstününüz, Ondan en çok korkanınızdır" buyruluyor. (Hucurat 13)
(Takva ehli olmak, Allah'tan korkup dinin emirlerine uymak ve yasak ettiklerinden kaçmak demektir.)
Güzel huy bir asalettir
Muteber olmayan bir kitapta diyor ki: "Asalet olmayınca, verilen terbiyenin fazla tesiri olmaz. Bakırı ne kadar silip parlatsanız, üç gün sonra gene kararmaya başlar. Suni parlaklık kısa bir zaman devam edebilir. Altın hiçbir zaman pas tutmaz. Silmezseniz bile parlaklığını yine muhafaza eder. Şu hadise, asaletin ne kadar önemli olduğunu açık bir şekilde göstermektedir."
Kitap muteber olmadığı gibi, bu fikir de, Kuran-ı kerime ve hadis-i şeriflere aykırıdır.
Bir kimse, asil bir aileye mensup olmasa da, güzel huylu ise, dindar ise, onun için güzel huyu ve dindarlığı asaletten çok kıymetlidir. Hadis-i şeriflerde buyruldu ki:
"Güzel huy gibi asalet olmaz." (İbni Mace)
"Kadın, malı, güzelliği, asaleti ve dindarlığı için nikah edilir. Sen dindar olanı seç ki, maddi ve manevi nimete kavuşasın!" (Buhari)
Nasihat ile asaletsiz insan da terbiye edilebilir. Onun için Kuran-ı kerimde mealen buyruluyor ki: "Nasihat et, nasihat müminlere elbette fayda verir." (Zariyat 55)
Asaletsiz olanı da terbiye etmek mümkün olmasaydı, Peygamber efendimiz, "Ahlakınızı güzelleştirin" buyurur muydu? (İbni Lal)
Hz. Lokman'a sordular:
- Edep, asalet, mal ve ilimden hangisi daha üstündür?
- Edep asaletten, ilim maldan hayırlıdır.
Oğlu, Hz. Lokmana sorar:
- En iyi haslet nedir?
- Dindar olmaktır.
- Peki babacığım, bu haslet iki olursa?
- Dindarlık ve mal sahibi olmak.
- Üç olursa?
- Dindarlık, mal ve haya.
- Dört olursa?
- Dindarlık, mal, haya ve güzel ahlak.
- Beş olursa?
- Dindarlık, mal, haya, güzel ahlak ve cömertliktir.
- Altı olursa?
- Oğlum, bu beş haslet kimde olursa, o kimse takva ehli, temiz bir kimsedir, Allah-u teâlânın dostudur, şeytandan uzaktır.
İffetin önemi
Allah-u teâlâ, insan neslini devam ettirmek için, erkek ve kadınları birbirlerine cazip kılmıştır. Aynı zamanda, bu duygu karşısında, insanları dünyada çetin bir imtihana tâbi tutmuştur. Bu imtihanı kazanan, dünya ve ahiretin kahramanıdır. İnsanların iyi veya kötülüğü, daha çok iffet işinde belli olur.
Allah-u teâlâ, Kuran-ı kerimin birçok yerinde, iffetini koruyabilene, büyük mükafatlar vaat etmiş, iffetini korumayana da, Cehennem azabını göstermiştir. Allah-u teâlâ, iffetsizleri, adam öldüren bir katil ile bir tutmaktadır. Müminlerin vasfını anlatırken de buyuruyor ki:
"Müminler, namazlarını huşu içinde kılar, boş, lüzumsuz şeylerden yüz çevirir, zekatlarını verir, iffetlerini korur, emanet ve ahitlerine riayet eder." (Müminun 1-8)
İffetsiz olan, Allah katında günahkâr, halkın yanında da itibarsızdır. Bir namussuzun toplumdaki iyilerin yanında itibarı (saygınlığı), bir köpeğin itibarı kadar yoktur. Zengin ve çok güzel bir kadın, eğer iffetsiz ise, itibarsızdır. Fakir ve namuslu bir kadın ise, her zaman itibarlıdır, saygıya layıktır.
Dünyadaki pek çok rezaletler, cinayetler, kavgalar, kıskançlıklar, özetle bütün fenalıklar, iffetsizlik yüzünden meydana gelmektedir. İnsanların pek çoğu, iffetsizliğin kötülüklerini bildikleri halde, kendilerini bu kötü yollara sapmaktan alıkoyamaz. Bu kuvvetli duygu karşısında, insanları alıkoyacak çareler vardır. Bu; terbiye ve ahlak meselesidir.
Allah'tan korkan bir insan iffetsiz olamaz. O halde, çocuklarımıza Allah korkusunu öğretmeye çalışmak, bizim için en başta gelen görev oluyor. Allah-u teâlâdan korkmak için, Allah'ı iyi bilmek lazımdır. Allah'ı bilmek için, Onun büyüklüğünü ve sıfatlarını öğrenmek zorundayız. Allah-u teâlâyı hiç düşünmeyen bir topluluk için, Allah korkusuna sahip olmak kolay değildir. Allah-u teâlâdan korkmak da, bir bilgi, bir çalışma ve bir gayret işidir. Durup dururken, Allah korkusu meydana gelmez. Dinin emir ve yasaklarına riayet edene kolay gelir.
Özellikle büyük şehirlerde iffet işi tehlikeli bir yoldadır. Bir genç kızın, kendi başına yalnız kendi aklı ve anlayışı ile iffetini muhafaza etmesi, cidden güçtür. O genç kız, eğer biraz da güzelse, hatıra ve hayale gelmeyen tehlikelerle çevrilmiş demektir. Bu tehlike, okulda, yollarda, otobüste, komşularda, hatta evinin içinde, telefonda, internette yakasını bırakmaz.
Kızlarımız, tehlikeler karşısında aciz bir mahluk olarak, ahlaksızların elinde bir oyuncak olmamalıdır. Bu devirde herkesten, her yerde ona zarar gelebilir. Bu zarar, onun parasına, puluna değil, şeref ve haysiyetinedir. Paraya olan zarar telafi edilebilir. Manevi zarar, yerine konamaz. Ahlaksızların içinde genç kız için şerefle yaşamak çok güçtür. İffetli bir kız, diğer bazı kızlar gibi, flört yapmaya heveslenmemeli. Bu tehlikeli bir tecrübedir. Esasen flörtle yapılan evlilik, çok zaman mutluluk getirmez.
İffeti muhafaza için, gençleri zamanında evlendirmeli, iffeti zedeleyecek yerlerden uzak durmalıdır. Gençliğin hakkı adı altında çeşitli eğlenceler, genç kızı elde etmek için birer tuzaktır. Bunun tuzak olduğuna inanmayan bir kız, tuzağın içine düştükten sonra, aklı başına gelir. Fakat iş işten geçmiştir. Tuzağın görünüşteki cazibesine kapılan kızlar, erkeklerin elinde çabucak birer oyuncak hâline gelir. Kendine güvenen bir kız bile, onların karşısında sonuna kadar dayanamaz. Yakışıklı bir erkeğin aldatıcı gülümsemesi karşısında, yenilebilir. Artık o kız, tuzağa düşmüştür. O tuzaktan kurtulan pek az veya hiç yoktur. Halbuki, o tuzak dediğimiz eğlence yerlerine gitmemek daha kolay bir iştir. "Göz görmeyince, gönül katlanır" diye bir atasözü vardır. Oraya gitmeyen bir genç kız, oranın tehlikesinden kurtulmuş olur. Giderse, kurtulması zordur.
İffet; bir genç kızın veya kadının, değer biçilemeyen bir mücevheridir. Bu mücevheri ele geçirmek için, Allah-u teâlâdan korkmayan her erkek bütün şeytanlığını kullanır. Ele geçirdikten sonra, maksadına erişmiştir. Artık o, mücevherlikten çıkmış, âdi bir taş olmuştur. Sokağa atılıverir. Bu alışverişte, erkek, bir namus hırsızı, kadın ise, mücevherini çaldırmış, bir zavallıdır.
Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
"Bir kızın küfvünü (dengini) bulunca, hemen evlendiriniz!" (Tirmizi)
Görülüyor ki, kadını, kızı küfvüne, yani dengine vermek gerekir.
Küfv, erkeğin soyda, malda, din işlerinde ve şerefte kadına uygun olması demektir.
Küfv demek, zengin olmak, maaşı çok olmak demek değildir. Küfv olmak, erkeğin salih Müslüman olması, namaz kılması, içki içmemesi, yani İslamiyet'e uyması ve nafaka kazanacak kadar iş sahibi olması demektir. Erkeğin, yalnız zengin olmasını, apartman sahibi olmasını isteyenler, kızlarını felakete sürüklemiş, Cehenneme atmış olurlar. Kızın da namaz kılması, başı, kolu açık sokağa çıkmaması gerekir.
Namuslu olmanın önemi
İffet, yani namus ne kadar önemli ise, namussuzluk da o kadar kötüdür. Namusun önemi hakkındaki hadis-i şeriflerin birkaçı şöyledir:
"İyi bilin ki, namusunu koruyana Cennet vardır." (Hakim)
"Zinadan korunan Müslüman Cennete girer." (Beyheki)
"Kötülükten korunmak için, nikahlı yaşayın ve iffetli olun!" (İbni Asakir)
"Başkasının karısını kızını ayartan bizden değildir." (Hakim, İ. Ahmed)
"Bir kadın, beş vakit namazını kılar, namusunu korur, kocası ile iyi geçinirse, dilediği kapıdan Cennete girer." (İ. Hibban)
"Şu altı şeyi yapanın Cennete girmesine kefilim: Doğru konuşan, verdiği sözü yerine getiren, emanete riayet eden, namusunu koruyan, gözlerini haramdan sakınan, ellerini kötülükten çeken." (İ.Ahmed)
"Haya on kısımdır. Dokuzu kadında, biri erkektedir" hadis-i şerifinde de bildirildiği gibi, kadınların hayası erkeklerden çoktur. Öyle olmasaydı, çok çirkin işler meydana çıkardı. Din düşmanları bunu bildikleri için, daha çocukken kadınlardan hayayı kaldırmaya çalışıyorlar. Hayasız bir toplum meydana getirmeye çalışıyorlar. Müslüman kadını hayalı olmaya devam etmelidir. Hadis-i şerifte, "Haya güzeldir, fakat kadında daha güzeldir" buyruldu. "Deylemi"
Eşini kıskanmak
Sual: Karı-kocadan birinin eşini kıskanmasında bir sakınca var mıdır?
CEVAP: Bazıları eşini kıskanmayı ayıp gibi, çağ dışı gibi göstermeye çalışıyorlar.
Gayur olmak, yani namusunu korumak için, meşru hudutlar içinde kıskançlık göstermek dinimizin emridir. Hadis-i şeriflerde buyruldu ki:
"Mümin gayur olur. Allah-u teâlâ ise daha gayurdur." (Müslim)
"Allah-u teâlâdan daha gayuru yoktur ve bunun için fuhşu yasaklamıştır." (Buhari)
"Namus gayreti imandan, kadın-erkek bir arada eğlenmek de nifaktandır." (Deylemi)
Namusunu kıskanmayana deyyus denir. Deyyuslar için hadis-i şeriflerde buyruldu ki:
"Allah-u teâlâ, Cenneti yaratınca, 'Cimri sana giremez, deyyus senin kokunu bile duyamaz' buyurdu." (Deylemi)
"İçki içene, ana-babasına asi olan kimseye ve deyyusa, Cennete girmek haramdır." (İ. Ahmed)
Bu büyük günahları işleyen kimsenin zerre kadar da olsa imanı varsa, günahlarının cezasını çektikten sonra Cennete gider. Fakat günahlar insanı küfre sürüklediği için, bu günahlara devam etmek büyük felakete yol açar.
Zararın neresinden dönülürse kârdır. Bir an önce tövbe edip günahlardan sıyrılmalıdır. Tevbe eden, hiç günah işlememiş gibi olur.
Kadının, kocasını da kıskanması normaldir. Fakat kıskançlığıyla meşru sınırı aşmamalıdır.
"Allah-u teâlâ, kıskançlığı kadınlara ve cihadı erkeklere yükledi. Hangi kadın, bu emre iman ederek sabrederse, şehit olan mücahit kadar sevap kazanır" hadis-i şerifinde de, kadınların sabır göstermelerine işaret buyrulmaktadır.
Sual: Hadis-i şerifte "Haya imandandır" buyrulmaktadır. İbadetlerini başkalarına göstermekten de haya etmek böyle midir?
CEVAP: İbadetlerini başkalarına göstermekten haya etmek caiz değildir. Haya, günahlarını, kabahatlerini göstermemeye denir. Bunun için, vaaz vermekten ve emr-i maruf ve nehy-i münker yapmaktan (ehl-i sünnet kitaplarını yaymaktan) ve imamlık, müezzinlik yapmaktan, Kuran ve mevlit okumaktan haya etmek caiz değildir. "Haya imandandır" hadis-i şerifinde, haya, kötü, günah şeyleri göstermekten utanmak demektir. Müminin, önce Allah-u teâlâdan haya etmesi gerekir. Bunun için, ibadetlerini sıdk ile, ihlas ile yapmalıdır.
Buhara âlimlerinden birisi, sultanın oğullarının sokakta abes oyun oynadıklarını gördü. Elindeki asa ile bunları dövdü. Kaçtılar. Babalarına şikayet ettiler. Sultan, bunu çağırıp, sultana karşı çıkanın hapis olacağını bilmiyor musun dedi. Âlim, cevap olarak, Rahmana karşı çıkanın Cehenneme gideceğini bilmiyor musun dedi. Sultan, emr-i maruf yapmak vazifesini sana kim verdi dedi. Âlim, seni kim sultan yaptı cevabını verince, beni halife sultan yaptı dedi. Beni de, halifenin Rabbi vazifelendirdi dedi.
Sultan, sana Semerkand şehrinde emr-i maruf yapmak vazifesini veriyorum dediğinde, ben de kendimi bu vazifeden azlettim cevabını verdi. Bu cevabına hayret ettim, emir olunmadan, izin verilmeden vazife yaptığını söyledin. İzin verilince de, azlolunmanı istiyorsun dedi. Sen izin verince, sonra azledersin. Rabbimin verdiği vazifeden beni kimse azledemez dedi. Bu söz üzerine sultan, dile benden istediğini vereyim dedi. Gençlik hâlimi bana getir dedi. Bu iş elimden gelmez deyince, bana bir ferman yaz da, Cehennemdeki meleklerin reisi olan Malik, beni ateşte yakmasın dedi. Bunu da yapamam deyince, benim öyle bir sultanım var ki, her şeyimi Ondan istiyorum. Her dilediğimi ihsan etti. Bunu yapamam hiç demedi, dedi. Sultan, beni duadan unutma diyerek serbest bıraktı.
Edebi gözetmek
Sual: İmam-ı Rabbani hazretleri, "Edebi gözetmek, zikirden üstündür. Edebi gözetmeyen Allah'a kavuşamaz" buyuruyor. Burada Allah'a kavuşmak nedir?
CEVAP: Evliya olamaz demektir. Din büyüklerinin yolu baştan sona edeptir. Namazın sünnet ve edeplerinden birini gözetmek ve tenzihi bir mekruhtan sakınmak; zikir, fikirden (tefekkürden) üstündür.
Haddini bilmek
Sual: Edep ne demektir?
CEVAP: Edep, haddini bilmek, sınırı aşmamak demektir. Ailede, iş yerinde, toplumda herkesin bir sınırı vardır. Bütün sıkıntı ve geçimsizlikler, hep haddi aşmaktan kaynaklanır. Herkes haddini bilip, sınırı aşmazsa, mesela, evin hanımı da, erkek de, kendi sınırını bilip ona göre hareket ederse, o ev Cennet gibi olur. Cennet gibi olan evden ahirete gidenler de, elbette Cennete gider. Her hususta dinimiz ne emrediyor, onu öğrenip, ona göre hareket eden, haddini bilmiş, sınırı aşmamış olur. O zaman ne kavga, ne geçimsizlik, ne de savaş olur. Dünya, güllük gülistanlık olur. Herkesin sınırını ise, dinimiz bildirmektedir.
Eden bulur
Sual: Bir tanıdık, bir arkadaşının eşini kaçırıp evlendi. Dinen bu uygun mu?
CEVAP: Üç yönden uygunsuzdur:
1- Başkasının eşini ayartmak çok günahtır. Bir hadis-i şerif meali:
"Birinin karısını ayartıp aldatan bizden değildir." (Ebu Davud)
2- Kocası, o kadını boşamadan hiç kimse onunla evlenemez. Yaptıkları zina olur.
3- Kocası, eşinin kaçtığını duyunca hemen boşasa bile, iddet müddeti bitmeden kesinlikle evlenemezler. Evlenirlerse zina olur.
Biri, birinin eşini ayartırsa, başkası da onun eşini ayartabilir. "Eden bulur" demişlerdir. Bir hadis-i şerif meali:
"Siz namuslu olursanız, kadınlarınız da namuslu olur." (Hâkim)
Kocasına ihanet edip başkasına kaçan kadın, kaçtığı erkeğe de ihanet edebilir. O erkeğe niçin kaçtı? Ya malı için veya yakışıklı gördüğü için yahut genç gördüğü için kaçtı. Hangi sebep olursa olsun, ondan daha zengini, ondan daha güzeli, ondan gencini bulunca ona da kaçmayacağını kim garanti edebilir? Allah korkusu olmayan, her şeyi yapab

umut55
03 Mayıs 2011, 18:19
Erkek Hamile Hanımı İle Ne Zamana Kadar İlişkide Bulunabilir?
Sağlık açısından kadının durumunu göz önüne alarak, kadına ve çocuğa zarar vermemek şartıyla cinsel ilişkide bulunabilinir. İslam, böyle bir müddet tespit etmemiştir. Sağlık açısından bir mani yoksa İslam açısından da yoktur

umut55
03 Mayıs 2011, 18:19
Ergenlik Dönemi Sorunları
Ergenlik dönemi (büluğ çağı) 11-21 yaşları arasında dalgalanmaların yoğun görüldüğü zor bir dönemdir. Bu dönem “fırtına-gerginlik” dönemi olarak da bilinir. Ergenlik dönemi hem ergen için ve hem de ergenin ailesi için zor dönemdir. Aile ergeni anlamakta güçlük çekerken, ergen anlaşılma duygusunu tam olarak yaşayamadığını düşünür. Ebeveyn bu dönem, çocuğunu ne kadar tanır ve bu dönem özelliklerine vâkıf olabilirse ebeveyn-ergen çatışmaları o denli az olur. Ergen bedensel, cinsel, sosyal ve duygusal anlamda farklı bir döneme girmiştir. Bu gelişim sahalarında yaşadığı süreçler sebebiyle ergen kendisini farklı hisseder ve çoğu zaman kendisini tanımlamakta güçlük çeker.
Ergen ne hisseder, nasıl davranmak ister?
1.Ergenin genel olarak duygularında istikrarsızlık olduğu görülür. Bir gün önce çok mutlu ve enerjik olan ergen ertesi gün kabuğuna çekilmiş ve bitkin olabilir. Duygular anlık olarak bile değişkenlik arz edebilir. Bu nedenle ebeveynin bunu kabul etmesi ve her defasında “Daha dün iyiydin, şimdi ne oldu?” türünde sorgulamalara ve baskıcı yaklaşımlara girmemesi gerekir.
2.Bu dönemde ergen duygularını çok dolu ve coşkulu yaşar. Gerek ses tonu ve vurgulamaları ve gerekse mimikleri önceki döneme göre duygularını daha fazla ifade ediyor niteliktedir.
3.Diğer dönemlere göre daha yoğun hayal kurar ve gerçekten zaman zaman uzaklaşır. Bu hayaller gelecek planlarını kapsayabileceği gibi genellikle karşı cinsle ilgili hayaller olabilmektedir.
4.Ergen zaman zaman yalnız kalma isteği içinde olabilir. Odasına çekilen ve yalnız kalmak istediğini söyleyen bir ergenin ciddi bir sorunu olduğu düşünülüp kaygılanılmamalıdır. Ergen kendisi ile baş başa kalıp yaşadıklarının muhasebesini yapma ihtiyacı hissedebilir.
5.Ergen kendini yorgun hissedebilir, buna bağlı olarak çalışmaya karşı isteksizdir. Vücut enerjisi âdeta büyümeye harcanıyor gibidir.
6.Ergen yaşadığı bedensel değişimlere bağlı olarak çekinebilir ve kendini saklama ve bu değişimlerden çevreyi haberdar etmeme isteği içinde olabilir.
7.Yeni şeyler deneme merakı artmıştır.
8.Bu dönemde arkadaş çok önemli bir noktadadır. Bu nedenle arkadaş seçimi konusunda ergenin dikkatli olması ve ailenin hassas davranması gerekir.
9.Bu dönemde ergenin fark edilme ve takdir edilme ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacını aile içinde gideremeyen ergen, farklı arkadaş gruplarında bu ihtiyacını giderebilir.
Ergenlik dönemi ruhsal sıkıntıları
Bu dönemde depresyonlarda artış görülür. Özgüven problemi, karşı cinsle ilgili yaşanan problemler, okul ve aile içi problemler buna sebebiyet verebilir. Genellikle kısa süreli yaşanır ve müdahale gerekmez. Ergen kendini üzgün ve kötü hissediyordur; ancak günlük hayatına devam edebilir. Gerçek depresyonlarda ise intihara kadar varan düşünceler geliştirmiş olabilir ergen. Kendini büsbütün değersiz hissediyordur. Bunun sebepleri arasında; yakınlarını üzmek, ölümü merak, yalnızlık duygusu, çocukluktan gelen sevgi yoksunluğu, ölüm-ayrılık vb. gibi travmatik süreçler vardır. Bunlar dışında ergen zaman zaman öfke patlamaları yaşayabilir. Bu esnada onunla konuşmaya çalışmak anlamsızdır. Sakinleşmesini beklemek gerekir. Yeme bozuklukları ise bir başka sorundur. Özellikle çok yemek yeme veya yemeği reddetme ve sürekli, kilolu olduğunu düşünme ergende aşılması gereken sorunlardandır.
Aileye düşen görevler
Ergen her şeyden önce anlaşılma ve değer görme duygusunu yaşamalıdır. Bu nedenle ebeveynin bu duyguları yaşatma adına söz ve davranışları konusunda hassas olması gerekir. Aksi takdirde ergen bu duygularını tatmin adına farklı çevrelere ihtiyaç duyacaktır.
Ergenle fikir alışverişleri yapılmalı; ergen, aile konuları dışında tutulmamalıdır.
Çeşitli sorun ve konularda ergen objektif bir biçimde saygıyla dinlenmeli ve ortak paydalar bulunmaya çalışılmalıdır.
Nasihatler genellikle işe yaramaz, sadece ergenin o an ebeveyni dinlemesini sağlar, uzun vadede çözüm değildir.
Ergenin arkadaşları eleştirilmemeli, ebeveyn bu konuda ergenin arkadaşlarını tanıma yoluna gitmeli ve bunu çocuğuna hissettirmelidir. Akabinde şayet hoş olmayan bir durum varsa bu, ergenle paylaşılabilir. Fakat tanımadan eleştirmek ergenin ebeveynini haksız bulmasından başka bir işe yaramaz.
Sevgi eksik edilmemelidir.
Evdeki genel ortamın gergin olmamasına dikkat edilmelidir. Ergenlik dönemi çatışmalı ve gergin geçiyorsa bir uzmandan destek alınmalıdır.[1]

umut55
03 Mayıs 2011, 18:20
Eşler Birbirini İsmen Çağırabilir mi?
Erkeğin hanımını adı ile çağırmasında bir mahsur yoktur. Fakat kadının kocasını ismen çağırması mekruh görülmüştür. Kadını kocasına karşı saygı göstermesi açısından "Beyefendi" gibi sıfatlarla çağırması çok daha güzeldir. Aynı şekilde ana-babayı ismi ile çağırmak mekruhtur.Yine kadının kocasına "oğlum", kocanın karısına "kızım" demesi tahrimen mekruhtur

umut55
03 Mayıs 2011, 18:20
Eşlerin Birbirine Karşı Görevleri
Kadının Kocasına Karşı Görevleri
1.Kocasına karşı saygılı olmalıdır
2.Birisiyle evlenen kadın artık kocasından başka herkese haramdır, başkasıyla nikah yapamaz, kendisinden ancak kocası faydalanabilinir.
3.Kadın evlendiği kocasından şart koştuğu şekilde mehir aldıysa onun evine gider ve ona tabi olur.
4.İslamın caiz gördüğü durumlar dışında ancak kocasının izniyle evden dışarı çıkabilir
5.İslama aykırı olmayan hususlarda kocasının isteklerini yerine getirir
6.İslamın tespit ettiği çerçeve içersinde kocasının terbiye hakkını kabul eder
Kocanın Karısına Karşı Görevleri
1.Karısına karşı iyi davranmalı
2.Haklarını gözetmeli
3.Temel ihtiyaçları karşılamalı
4.Gücü ölçüsünde güzel ve değerli elbiseler giydirmeli
5.Evin yönetimine ortak etmeli
6.Üzerine evlenmemeli, çünkü iki evlilik kıskançlık ve geçimsizlik doğurur.
7.Kadın üzerine asla baskı ve zorbalık yapmamalı.
8.Birden fazla evli ise adalet

umut55
03 Mayıs 2011, 18:21
Evlenecek Erkeğe Kına Yakmak
Kadınların kına yakmasına müsaade verilmiştir. Fakat evlenecek erkeğe ve sünnet olacak çocuğa kına yakmak haramdır. Ancak tedavi niyeti bulunduğunda bir mahzur yoktur.[1]
Şunlar Lut kavminin kötü ahlakındandır:
1.Erkeklerin sakız çiğnemesi,
2.Yol üstünde misvak kullanmak,
3.Islık çalmak, güvercinle oynamak,
4.Erkeklerin parmaklarına kına yakması,
5.Bağrı açık gezmek.[2]
Erkeklerin süs için el ve ayaklarını kınalaması mekruhtur.[3

umut55
03 Mayıs 2011, 18:21
Evlenecek Kadınla Erkek Arasındaki Denklik
Evlilikte denkliğin gözetilmesine dair Kuran'dan bir hüküm yoktur. Ayrıca bu konuda emredici bir hadiste mevcut değildir. Sadece şöyle bir hadis vardır,
"Üç şeyi geciktirme vakti gelince namazı, hazır olunca cenazeyi, dengini bulunca evlenecek kızı."
Fakat eşlerin birbiriyle anlaşamamaları tehlikesinin yüksek olması ve erkeğin bazı bakımlardan kadından aşağı bulunmamasının özellikle onun hakimiyeti sağlaması açısından bazı mahsurlar meydana getirebilmesi sebebiyle alimlerin çoğu evlilikte denkliği şart koşmuştur.
Evlenmede denklik kadında değil erkekte aranır. Erkek kendine de denk olmayan kadınla evlenebilir.
Denklikte aranılan özellikler:
1.Soyca denk olmak
2.Dindarlık bakımdan denk olmak
3.İlim, sanat ve meslek bakımından denk olmak
4.Zenginlik bakımından denk olmak
5.Hürriyette denk olmak
Denkliğe önem vermeyen alimler insanların yaradılış olarak birbirlerine eşit olduğunu ve İslam'ın değişik sosyal sınıflar arasında tam bir eşitlik meydana getirdiğini dikkate alıyorlar. Gerçekten İslam'da bütün insanlar bir tarağın dişleri gibi birbirine eşittirler.İnsanlar arasında üstünlük ancak Allah korkusu iledir. Servet ve mal ise her zaman yok olabilecek bir şeydir. Bu nedenle gerçek anlamda değer ölçüsü olamazlar. Bu açıdan yok olabilecek bir özellikte denklik üzerinde fazla durmamalı.
Yok olmayacak özellikler üzerinde durmalı. Bunlar: dindarlık, güzel ahlak, güzellik ve ilim gibi. Fakir olan zengin olabilir. Güzel ahlak ve dindarlık, fazilet gibi değerlerin değişmesi mümkün değildir.[1]

umut55
03 Mayıs 2011, 18:22
Evlenilmesi Haram Olanlar
1) Soy açısından haram olanlar:
1.Kişinin usulü, erkekse anası, ninesi, kız ise babası, dedesi, ne kadar yukarı çıkarsa çıksın
2.Kişinin füruu, oğlu, kızı, torunları ne kadar aşağı inerse insin
3.Ana ve babanın çocukları, torunları, kardeşleri, yeğenleri
4.Amcalar, halalar, dayılar, teyzeler
2) Evlenme açısından haram olanlar:
1.Büyüklerin eşleri: Babanın eşi, annenin veya babanın babasının eşleri
2.Çocukların eşleri
3.Kayınvalide ve ne kadar yukarı çıkarsa çıksın. Burada nikahlanma yeterlidir. Cinsel birleşme şart değildir.
4.Bir erkeğe cinsel birleşmede bulunduğu karısının başka kocadan olan çocukları ve onların çocukları.
5.Evlenme açısından haram olanlar sahih nikahtan olduğu gibi emzirme ve zina ile de gerçekleşir.
3) Süt emzirmeden doğan hısımlık:
1.Soy hısımlılığı ve evlenmeden doğan hısımlık derecesindeki süt hısımlılıkları da devamlı evlenme engellerindendir.
4) Geçici evlenme engelleri:
1.Birbirinin yakını olan kadınlarla evlenme: Bir kadınla onun kız kardeşini, halasını, teyzesini bir nikah altında bulundurmak gibi. Birbirinin yakını olan iki kadın, bir erkeğin nikahı altında ise, ikisinin de nikahı batıldır. Birisi önceden nikahlanmış ise birincisinin sahih, ikincisinin batıldır.
2.Başkalarının karısıyla evlenmek: Kocası ölmüş veya boşanmış olup da iddet bekleyen kadınla evlenmek haramdır

umut55
03 Mayıs 2011, 18:22
Evlenmeyi Düşünenlere
Dr. Yusuf Karaçay
“İçinizden bekâr olanları evlendirin” mealindeki âyeti bizim arkadaşlar “Evlenmeyi düşünenlere yol gösterecek bir yazı yayınlayın” diye de tefsir ettikleri için, hayli zamandır sıkıştırıyorlardı beni. Tarkan'dı, İkiz Kuleler'di derken, sonunda sıra geldi bu konuya. Ve, evlilik hazırlığı yapan gençlerin çeyizinde bulunsun diye tavsiyelerimi kaleme aldım. Yazdıklarım kişisel fikirlerim sayılmaz; çoğu terapistin de katılacağı tavsiyelerdir bunlar.
Şanslı olduğunuzu da bilin. Bizim zamanımızda bu konularda pek konuşulmaz, fikir verilmezdi. Evli-barklı, olgun-oturaklı abilerimiz hep çok daha mühim mevzuları anlatır, bu konuya gelince susarlardı. Dinî dergilerde de yer almazdı bu konular, gençlerin zihni dağılmasın(!) diye. Öyle olunca da biz fısır fısır konuşurduk aramızda: “Evlensek mi acaba? Nasıl biriyle evlensek?” “Hoşlandığım bir kız var ama namaz kılmıyor, problem olur mu dersin?” “Büyüklerimin bulacağı bir kızla evlensem mutlu olur muyum sence?”
Siz bu tür açmazlar yaşamazsınız umarım. Zamanımızda bu konular daha rahat konuşuluyor zaten. Doğru karar vermenizde yazacaklarımın da biraz faydası olursa ne mutlu bana.
EVLENMEK ŞART MI?
Kimse Robinson Crusoe değildir. O bile bir dost bulduğunda sevinçten zıplamıştı. Kendi başına da dünyanın en huzurlu insanı olan ve hatta doğrudan Rabbine muhatap olabilen Peygamberimiz (a.s.m.) bile, bazen eşine “Yâ Âişe, konuş benimle!” dermiş, kitaplarda böyle nakledilir. Konuşmak, paylaşmak ve yardımlaşmak bu zorlu imtihan dünyasına tek başına gelen insanın en büyük ihtiyacıdır belki de.
Bediüzzaman'ın ifadesiyle, “İnsanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukabil [karşılık] bir kalbin mevcut bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübadele etsinler [paylaşsınlar] ve lezaizde [güzel şeylerde] birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muavin ve yardımcı olsunlar.”
“Evet, bir işte mütehayyir [hayret veya tereddüt içinde] kalan veya bir şeye dalarak tefekkür eden adam, velev zihnen olsun [hayalî bile olsa], ister ki, birisi gelsin, kendisiyle o hayreti, o tefekkürü paylaşsın.”
“Kalplerin en latifi [duyarlısı], en şefiki [şefkatlisi], ‘kısm-ı sani' [diğer yarım] ile tabir edilen kadın kalbidir.”
Zaten evlilik, değil bu insanî ve ulvî ihtiyaçları, insanın en temel ihtiyaçlarını—barınma, beslenme ve üreme—dahi karşılayan bir kurum olduğu içindir ki, tartışmasız her asırda, her kültürde el üstünde tutulmuş, şart gibi görülmüş, hatta kutsanmıştır. Gelin görün ki, en fazla şikayet edilen kurumdur da aynı zamanda. Bir problemi olan, işleri yolunda gitmeyen, gençliğindeki ideallerini yakalayamamış kişiler, evliliğinden şikayet ederler genellikle. Sanki bekârlığında çok mutluymuş gibi, sanki bekâr kalsa ideallerine ulaşacakmış gibi. Hem evlenir, hem şikayet ederler; hem şikayet eder, hem de evlilikten vazgeçmezler. Olan da bekâr gençlere olur. Kafalar karışır: “Evlenmesek mi?”
Siz bakmayın onlara. Hatta bana da bakmayın siz, bazen ben de “Bekâr bayan yarımdır, evlenince tam olur. Bekâr erkek yarımdır, evlenince tamamen biter” gibi espriler yaparım ama, bal gibi biliyor, açıkça da görüyorum ki; bekârlık yıllarımda hedefsiz ve sonuçsuz bir koşturmaca hâlinde geçen hayatım, evlenince, bir tezgahın başına oturup üretime başlamak gibi bir değişim geçirdi ve maddî, manevî, sosyal sahalarda bugüne dek ne ürettiysem, hep evlendikten sonra oldu. (Eşime buradan teşekkürler!) Eski resimleri karıştırdığımda zaman zaman kendi kendine konuşan, yalnızlık sebebiyle arada kasvete dalan o genci görüp bugünkü hâlime şükrediyorum.
Geçenlerde Ulusal Psikiyatri Kongresi'ne katılmıştım. Epeydir görmediğim birçok meslektaşım ve dostumla görüştüm. Son katıldığım kongreden bu yana peş peşe iki çocuğum daha olduğu için benimle sohbet eden arkadaşların konuşmaları evlilik, çoluk-çocuk gibi konulara yöneldi genellikle. Benim de dikkatim bu konuya çevrildi tabiî. Kim evlenmiş, kim bekâr kalmış, kim boşanmış, kimin kaç çocuğu var? Dikkat ettim, kim ki evlenip yuva kurmuş; daha huzurlu, daha verimli, hedeflerini gerçekleştirmiş. “Nasılsın?” diye sorunca gevrek gevrek gülerek “İyii” diyor. Kim ki düzenli bir aile hayatı kuramamış; huzursuz, şaşkın, meslekî yönden de verimsiz, başıboş dolanıyor. “Yaa, bildiğin gibi işte, bir şey yok, ne olsun?”
O yüzden Bediüzzaman'ın “Bekârlık, bikârların kârıdır” sözüne aynen katılıyorum. Bekârlık, bu hayatta kazancı olmayanların işidir yani. Üstelik onun, az önce yazdığım espriden çok daha hakikatli bir sözü daha var ki; “Bekâr erkek üçte iki erkek, üçte bir çocuktur. Bekâr kadın üçte iki kadın, üçte bir erkektir.” Yani erkeklerin haylazlıktan kurtulup olgunlaşmaları, bayanların ise kişiliklerini oturtmaları için evlenmeleri lâzımdır.
Peki, evleneceğiniz kişiyi nasıl seçeceksiniz?
ÖNCE NE İSTEDİĞİNİZİ BELİRLEYİN
“Ne iş olsa yaparım abi” diyen birinin, iyi ve uygun bir iş bulması çok zordur malûm. Hatta iş bulması bile zordur. Oysa kişi ne istediğini belirlese, aradığını bilmenin rahatlığı ile çok daha kolayca bulabilir. Evlilik için de böyledir bu. Nasıl biriyle evleneceğine karar vermek, işin yarısını halletmek demektir. Ama bunun için de tabiî önce kendi kişiliğinizi, yönelimlerinizi ve ihtiyaçlarınızı belirlemeniz gerekir. Yani kendinizi tanımanız lâzımdır önce.
İkili ilişkilerde, aile hayatında sizin için önemli olan nedir? Huzur mu, paylaşım mı, destek mi, heyecan mı, ya da güven mi? Vazgeçemeyeceğiniz öncelikler hangileridir, kesinlikle kabul etmeyeceğiniz şeyler nelerdir? Bunların adını doğru koymanız gerekir. En az on cümleyle ihtiyaçlarınızı, beklentilerinizi, şartlarınızı sıralayın; elinizde ve aklınızda bulunsun.
Tabiî, bu istekleri sıralarken, abartmayın da lütfen.
Adam arkadaşına sormuş:
—Evlenmiyor musun?
—Şartlarımı tutarsa olur.
—Ne istiyorsun ki?
—Güzel olsun, akıllı olsun, dindar olsun, zengin olsun, kültürlü olsun, şefkatli olsun, ciddi olsun, itaatli olsun, bir de esprili olsun.
—Ama abi, demiş öteki, birden fazla evlilik yasak artık!
Fıkra, önerimi unutturmasın ama. Ne istediğinizi belirlemelisiniz mutlaka. On cümle lütfen.
İDEAL BİRLİĞİ ŞART, AMA YETMEZ
Hayat arkadaşını seçerken en çok dikkat edilmesi gereken noktaların başında ideal birliği gelir. Hayatı beraber yaşayacağınız kişinin hayatı ne gözle gördüğü, hedefinin ne olduğu ve değer yargıları, en çok üzerinde durulması gereken konudur.
Hayat, ***if peşinde, rahat içinde mi yaşanacak, yoksa idealler peşinde, gereğinde fedakârlıkla mı? Kazanılan para ile daha iyi yaşamak mı hedeflenecek, yoksa o kazanç olabildiğince hayır yollarına mı sarf edilecek? Çocuk sahibi olunduğunda, çocuk hangi prensiplere göre büyütülecek, ona nasıl bir eğitim verilecek? Sosyal hayatta kimlerle nasıl bir diyalog kurulacak? Bu gibi temel tercihlerde uyum, iyi bir evlilik için olmazsa olmaz şarttır.
Sizin hayatınızı bile uğruna feda edebileceğiniz ideallerinizi eşiniz yarım kulakla dinliyorsa, her satırını didik didik okuyup yaşamaya çalıştığınız kitaplarınızı eşiniz dinlerken uyukluyorsa, siz teheccüde bile kalkarken eşiniz yatsıyı bile kılmadan yatıyorsa, bırakın sevgiyi, saygı bile kalmaz ki aranızda.
İlginç bir araştırma okumuştum. “Evlilikte mutluluğun şartları nelerdir?” sorusuna her iki cinsin en çok verdiği üç cevaptan birisi, hatta birincisi ‘inanç ve ideal birliği' idi. (Diğerleri de sevgi ve cinsel uyum imiş.) O yüzden evlenmeyi düşündüğünüz kişide ilk bakacağınız nokta, aynı idealleri paylaşıp paylaşmadığınızdır. Yani size sizin yolunuzda ‘yoldaş' da olabilmelidir eşiniz.
“Şimdilik istediğim gibi değil, ama ileride düzelir” diye de kendinizi kandırmayın. Âyetin verdiği dersi hatırlayın: “Sen sevdiğine hidayet edemezsin, ancak Allah dilediğine hidayet eder.” Değişeceğine dair garantiniz var mı? Ya da o, garanti verebiliyor mu? Yoksa siz kumar meraklısı mısınız? Veya tehli***i çok mu seviyorsunuz?
Ancak fikir uyumu önemli derken de ölçüyü kaçırmayalım. En önemli noktadır bu, ama tek önemli nokta değildir. Gereklidir, ama yeterli değildir. Bu noktada özellikle bir fikir grubu içinde olan ve idealleri yolunda yaşayan kişilerin çokça düştüğü bir hata vardır: iyisine kötüsüne bakmadan, sırf aynı fikirleri paylaştığı için uyumsuz biriyle evlenmek. “Zaten benim fikrimde olan az; ideallerimi paylaşan birisini bulursam, huyuna suyuna bakmaz evlenirim” diyenler çoktur. Ama unutmayalım ki, meselâ Hz. Zeyd ile Hz. Zeyneb de aynı yola baş koymuşlardı. Fakat bu mutlu bir beraberlik kurmalarına yetmedi.
Zaten düşünürsek, aynı ideali bile farklı insanlar farklı biçimlerde yaşamaz mı? En basit bir örnekle, evde oturup kitap okumak, yazı yazmak da bir ideale hizmet biçimidir; sürekli gezip sohbetlere, faaliyetlere katılmak da. Ama arada dağlar kadar fark vardır. Sadece fikir birliğini önemseyip kişilik uyumunu yok saymak gibi bir hataya düşmeyiniz lütfen. Fikirleri size uyanlar içinde huyu da size uyan birini mutlaka bulursunuz.
SEVGİ GEREKLİ, AŞK RİSKLİDİR
Neredeyse klasik bir münazara konusudur: Evlilikte aşk lâzım mı, değil mi? Beylik bir cevap olarak herkes “Tabiî ki lâzım” der. Oysa bence sevgi şarttır, ama aşk şart değil, hatta risklidir bile. Hemen itiraz etmeyin, önce isimlendirmeyi doğru yapalım. Kullandığım mânâda sevgi, karşısındakine ihtiyacını hissetmek, onunla beraber olmaktan mutluluk duymak, onun eksiklerini de hoş görmektir. Aşk ise ona muhtaç olmak, onsuz olamamak, eksiklerini ise görmemektir. Böyle bir aşk, aslında sağlıksız (gözü kör de denir) bir ruh hâli değil midir? Peki sağlıksız bir duyguyla sağlıklı bir beraberlik nasıl kurulur? Depresyon tedavisinde kullanılan bazı ilaçların abartılı aşk duygularını da azalttığını biliyor muydunuz? Saplantı düzeyindeki aşk, bir hastalık bile sayılabilir aslında.
Ama modern çağın klişelerinin dayatmasıyla, çoğu gençler aşk evliliğini en büyük hayalleri olarak kabul ederler. Bu kişilerin çoğu, aşık olduklarında karşılarındaki kişinin eksiklerini, uyumsuz yönlerini görmez, o coşkulu duygunun esiri olup mantığı tamamen bir kenara atarak yanlış evlilikler yaparlar. Aşık olmuş birisi için karşısındaki, dünyanın en mükemmel kişisidir, kusursuzdur, onun için yaratılmıştır, o olmazsa hayat boyu mutsuz kalacaktır. Oysa aşk bir duygu ve duygular da geçici olduğu için bir süre sonra aşk küllenmeye başladığında, önceleri görülmeyen yanlışlar göze batmaya başlar. Coşkuyla başlayan ilişki hüsranla biter çoğunlukla.
Aslına bakarsanız, aşık olan için bu denli riskler taşıyan bu duygu, aşık olunan kişi için bile çok rahatsız edicidir. Düşünün; siz öylesine, gelişigüzel bir söz söylüyorsunuz (“İnecek var şoför bey!”), aşığınız “Ne hoş bir cümle kurdun” diyor. Siz sıradan gündelik bir davranışınızı yapıyorsunuz, o “Ne güzel içiyorsun çorbayı!” diyor. Böyle olduğundan büyük görülmek insanı rahatsız etmez mi sizce? İlişkinin doğallığını, davranışların içtenliğini öldürmez mi?
Zaten o yüzden değil midir ki, çılgınca aşık olunanlar genellikle aşıklarına karşılık vermez, acı çektirir? “Delice sevdim, ömrümü verdim” diye başlayan şarkılar, “O beni sevmedi, kalbini vermedi” diye devam etmez mi hep? Tesadüf değildir bu. Aklı başında hiç kimse, olduğundan büyük görülmek, hak ettiğinden fazla ilgi ve sevgi görmekten mutlu olmaz—kısa süreli bir zevk dışında.
Üstelik bu tip gerçekçi olmayan sevgiler, abartılı hayranlıklar, yöneldiği kişinin zihnine “Ben onun zannettiği gibi mükemmel değilim. Öyle olmadığımı fark ettiğinde ne olacak?” tedirginliğini kazır. Böyle seven, sevdiğini zorlu bir cendereye sıkıştırmıştır aslında. Ve göğe çıkaranlar, hayallerinin gerçek olmadığını görünce ortada bir yerde kalamaz, bu kez de yerin dibine batırırlar sevdikleri(!) kişiyi. Büyük beklentiler büyük hayal kırıklıklarını hazırlar.
Siz siz olun, eğer karşınızdaki size olduğunuzdan daha fazla kıymet veriyorsa, sizi olduğunuzdan mükemmel görüyorsa, size sırılsıklam aşıksa, uzaklaşın ondan.
Dozunca seven, hatalarınızı da gören, ama iyi yönlerinizin hatırına onları affeden, sizden abartılı şeyler beklemeyen, zorlamayan, destekleyen bir sevgi çok daha güzel değil mi?
TEK BAŞINA DA MUTLU MUSUNUZ?
Meşhur atasözüdür: İki çıplak bir hamama yaraşır. Yani, iki mutsuz birleşince mutlu olmaz. Tek başına mutluluğu bulamamışsanız, ancak bir başkasına dayanarak mutlu olacaksanız, olmayın daha iyi. Zaten olamazsınız. Üstelik bu dayanma tarzı, o hapşırınca sizin nezle olmanıza yol açacak, fazla dayandığınızda da omuzu ağrıyacaktır.
O yüzden, ilk anda size ters gelecek belki ama, eğer bekârken de mutlu, kendi içinde uyumlu bir insansanız, evlenince daha da mutlu olursunuz muhtemelen. Yok eğer bekârlığınız sıkıntılı, problemli, huzursuz geçiyorsa evlenince mutlu olma hülyası kurmanız gerçekçi olmaz. Kendi içinizde bir toparlanma yaşamalısınız evliliği düşünmeden önce. Unutmayın, iyi bir evlilik kötü bir hayatı düzeltmez, ancak düzelmiş bir hayatta iyi bir evlilik yapılır.
Bu sözlerimle bazılarının tatlı hayallerini bozuyor olabilirim ama, tüm sıkıntılarının evlenince mucizevî biçimde geçeceğini sanmak maalesef çok düşülen büyük bir yanılgıdır. Evliliğe bu kadar fazla anlam yüklemek de hem mantıksızdır, hem de riskli. Karşınızdaki de sizin gibi bir insandır; beyaz atlı prens değil.
Bu aldatıcı beklentinin uzun vadede en çok görülen sonucu ise (başlarda da dediğimiz gibi) evlilik de mutluluk getirmezse eşini suçlamaktır bu kez. Şu diyalogu o kadar çok yaşadım ki bugüne kadar:
—Çok sıkıntılı ve mutsuzum doktor bey.
—Sebep nedir sizce?
—Eşim. Evlendiğimden beri bana destek olmuyor hiç.
—Bekârken çok mu mutluydunuz?
—Eeee, sorunlarım vardı tabiî. Gençliğimde de tedavi görmüştüm aslında.
Bu gibi kişiler—hayal ve masalların da etkisiyle—evlenince tüm sorunlarının aniden biteceğini bekledikleri için, aynen devam eden sıkıntılar ciddi bir hayal kırıklığını ve öf***i de beraberinde getirir maalesef. Oysa, eğer biz değişmezsek, yarın bugünden farklı olmayacaktır. Nikahta sadece keramet vardır; mucize değil.
O yüzden, önce siz tek başına da mutlu olmayı öğrenin, sonra evlenin. Mutluluk paylaşıldıkça artar.
KONUŞABİLMEK LÂZIM
Evlilik anlaşmaktır. İnsanlar da konuşa konuşa anlaşırlar, malum. Beğendiğiniz kişi dış görünüşüyle, huyuyla, yaşama biçimiyle size çok uyuyor ama konuşmaya başladığınızda bir kopukluk oluyorsa dikkat! Dozunda olunca tartışmak bile güzeldir, ama konuşamamak bir felakettir. Onunla konuştuğunuzda zihniniz açılıyor, 1+1=3 ediyorsa bu çok güzel. Eğer fazla olumlu bir katkı almıyor ama meramınızı anlatıp onu da anlayabiliyorsanız 1+1=2 ediyor demektir ki, idare eder. Ama—ne kadar seviyorsanız sevin—onunla konuşurken kendinizi anlatamıyor, onun da ne demek istediğini kavramakta zorlanıyorsanız, yani 1+1, 2 bile etmiyorsa işiniz zor. Hayat boyu mimiklerle anlaşamazsınız çünkü. Onunla konuşamazsanız ya kendi kendinize konuşmaya başlarsınız ya da başkalarıyla. İkisi de risklidir.
“Mutlaka evlenin. Anlaşırsanız mutlu olursunuz, anlaşamazsanız filozof” diyenlere de katılmıyorum. Size muhatap olabilen, zihninizi açan, fikrinizi zenginleştiren biriyle evlenirseniz filozof değil evliya bile olabilirsiniz.
FLÖRT NE İŞE YARAR?
Konuşma deyince akla beraber çıkma ve flört de geliyor. İnsanların birbirlerini tanımak istemeleri çok normal tabiî. Ama flört dönemi, gerçek beraberliği aksettirmez çoğu zaman. Eğer flört, gerçek hayatın aynısı olarak yaşanabilse, belki evliliğin nasıl gideceğine dair ipuçları verebilir, ama bunun da başka bedelleri vardır malûm. Bildiğimiz anlamdaki flört, yani arada sırada görüşüp gezmek, sohbet etmek ise, aslında gerçek hayatta olunandan farklı bir kişiliğin sergilendiği bir dönemdir.
Örneğin kişi günün yirmi üç saati tek başına, sessiz ve sakin bir hayat sürüyor, biriken sohbet ve gezme ihtiyacını günde bir saatlik buluşmalara saklıyorsa, o bir saatte çok konuşkan, canlı, eğlendirici biri gibi davranabilir. Ve çıktığı kişi de canlı, atak, sosyal insanlardan hoşlanıyorsa onun gözüne hoş görünebilir. Ama iş evliliğe gelince, o hareketli görünen kişinin günde ancak bir saat gezmeye ve sohbete tahammül edebildiği, aslında çok durgun ve sakin bir hayatı sevdiği açığa çıkar ve sürtüşmeler başlar tabiî.
Ben üç-dört yıl flört edip birbiriyle çok iyi anlaşan, ama evlenince birkaç ayda hayal kırıklığı yaşayan nice insanlar gördüm. Evlilik hayatı başlayınca “Reklamları izlediniz, şimdi haberler” anonsu yapılmış gibi olur.
“Peki, flört bile olmadan evlenilecek kişi nasıl seçilebilir?” diyebilirsiniz. Aslına bakarsanız bir insanın, karşısındaki kişiyi tanıması o kadar da uzun bir zaman gerektirmez. Yapılan araştırmalar özellikle bayanların, karşılaştıkları kişiyi ilk üç dakika içinde değerlendirip kategorize edebildiğini göstermiştir. Dikkatli bir insan için yüz hatları, mimikler, ses tonu, konuşma biçimi, hatta kullanılan kelimeler bile kişiliğe dair önemli işaretler taşır. Ve özellikle hanımlar bu tip işaretleri çok iyi değerlendirirler.
Meselâ karşınızdaki kişiye “Hava bu gün ne güzel, değil mi?” diye sordunuz diyelim. Hepsi de ayrı bir kişilik yapısına işaret eden çeşit çeşit cevaplar alabilirsiniz.
—Gerçekten harika bir hava var, insanın içi coşkuyla doluyor. (Canlı, iyimser.)
—Böyle havaları çok mu seversin? (Karşısındakiyle ilgilenen.)
—Hı hı. (Kontrollü ve ketum.)
—Haklısın, çok güzel, değil mi? (Uyumlu, paylaşımcı.)
—Esas üç gün önce çok daha güzeldi. (Geçmişte yaşayan.)
—Yaa, bu güzel havada eve tıkıldık işte. (Şikayetçi, karamsar.)
Bakın, bir tek cümleden ne kadar çok ipucu çıkartabiliyorsunuz. Yeter ki ona iyi bakın, dikkatli dinleyin ve ipuçlarını değerlendirin. Böylece yakışıklı prensi bulmak için yüzlerce kurbağayı öpmeniz gerekmez.
ONU İYİ TANIYIN
Yukarıdaki konunun devamı olmakla beraber ayrı bir paragraf olmayı hak eden bir önemi vardır bu bahsin. Bir insanın karşısındakini iyi tanıyabilmesi için bile, önce kendi sıkıntı ve saplantılarından arınması gerekir. Şimdi onu bir düşünün. Nasıl bir insan olduğunu tarif edebilir misiniz? Eğer onun kişiliğini en az on cümle ile tarif edemiyorsanız, onu tanımıyorsunuz demektir. (Ayrıca bu on cümleyi başta hazırladığınız tarifle kıyaslayacağınızı da anladınız tabiî.)
Eğer onu tam olarak tanımadığınız halde ondan çok hoşlanıyorsanız, bu sizin fark etmediğiniz bir kompleksinizle ilgili olabilir, dikkat edin! Ne demek istediğimi bir örnekle anlatayım:
Faraza, diyelim ki, siz maddî sıkıntı yaşıyorsunuz. Fena halde zorlanıyorsunuz. Acilen borç para bulmanız lâzım. Ve bu arada bir yazarla tanıştınız. Çok ilginç fikirleri var. Size son çıkan kitabını anlatıyor. Ama siz onun fikirlerini dinlemiyorsunuz bile. Neden? Çünkü aklınız para probleminizde. Bu haldeyken onu ancak şöyle dinlersiniz: “Acaba kitabı iyi sattı mı? Parası var mı? Bana borç verir mi?” Anlattığı fikirleri dinlemezsiniz bile. Sonuçta sizin acil ihtiyacınız, meşgul olduğunuz probleminiz, onu tanımanızı engeller—saatlerce konuşsanız bile.
Aynen bunun gibi; diyelim ki sizin beğenilme, önemsenme konusunda bir kompleksiniz var. İnsanların size hak ettiğiniz ilgiyi göstermediğini düşünüyorsunuz. Bu durumda yalancı ve ahlâksız biri bile size aşırı ilgi gösterse, peşinizden koşsa, sizi göğe çıkarsa, sizi elde etmesi kolaydır. Siz uğraştığınız tek konuda derdinize deva olacağını düşündüğünüz bu kişinin, aslında kolayca fark edilebilecek bir yığın yanlışını fark etmezsiniz. Sonra da “Evlenmeden önce anlayamamıştım onun böyle biri olduğunu” diye şikayet edersiniz. “Küçücük çocuklar bile karşılarındaki insanın huyunu-suyunu hissedebilirken, siz nasıl oldu da onun bu yönlerini görmediniz?” diye sorulduğunda da “Bilemiyorum, fark etmemişim” dersiniz. Aslında cevap açıktır: O yönlerine hiç bakmadınız ki... Sizin ilgilendiğiniz tek bir konu vardı. Saplantınız yani.
O yüzden “Önce kendi saplantılarınızı bulup çözmeniz lâzım, doğru seçim yapabilmek için” diyorum. Ve sonra da duru bir gözle karşınızdakine bakıp onu tanımaya, anlamaya çalışmanız. Eğer karşınızdakinin huyunu-suyunu doğru düzgün tarif edemiyor, size sorulan “şu şu yönleri nasıl?” sorularına cevap bulamıyorsanız, tekrar bir değerlendirme yapmanız gerekiyor demektir. Bu değerlendirmeyi güvendiğiniz kişilerle beraber yapmanızda da fayda var bence.
BİRKAÇ BİLENE DANIŞIN
Evleneceğiniz kişiyi tabiî ki kendiniz seçeceksiniz, ama fikrine güvendiğiniz kişilere danışmanızın da çok faydasını göreceksiniz. Hele aşık iseniz (yukarıda değindiğimiz gibi), tarafsız yorum yapamayacağınız için olaya üçüncü bir gözle bakan tecrübeli kişilerin yorumlarını da alın mutlaka. Sizi denk ve uyumlu bir çift olarak görüyorlar mı? Tecrübe, sandığınızdan (ve benim de gençliğimde sandığımdan) çok daha önemlidir.
Ancak burada da abartıya kaçmamalı, mutlaka son kararı siz vermelisiniz. Hata yapma korkusu veya kararsızlık sebebiyle evleneceği kişiyi anne-babasına veya büyüklerine seçtirenlerin şikayete hakkı olmayacaktır ileride. Sizin yerinize seçim yapacakların da saplantıları olmadığı ne malûm?
Hep söylerim, hayli bağımlı bir toplum olduğumuz ve ilişkilerimizde özerkliğe pek yer vermediğimiz için, iki uç arasında salınıp duruyoruz maalesef. Bir yanda gençlerin kararlarını onların yerine almak, başkalarının hayatını yönetmeye çalışmak, çocuğunu vesayete muhtaç bir aciz gibi görmek yanlışına düşen aileler, büyükler olduğu için; diğer yanda ya boyun eğmiş, sorumluluğunu üstlenmekten korkan ve her işini başkasının aklıyla yapan gençler yer alıyor ya da bu baskıyı reddedip ipleri tümden koparan, tamamen kendi başına davranıp kimseye danışmayan isyankârlar. Orta noktayı bulmak çok mu zor sizce?
Burada özellikle sevdiği kişiyle evlenmesine ailesi izin vermeyen (ya da sevmediği biriyle evlenmesi istenen) gençlere de seslenmek isterim. Aileniz eğer bu dayatmayı bazı saplantıları doğrultusunda yapıyorsa, bununla onları (usulünce) yüzleştirmeyi deneyin. “Anne, sen mutsuzluğunu maddî sıkıntına bağladığın için benim illa ki o zengin çocukla evlenmemi istiyorsun; ama senin esas problemin para değil, babamın seni sevmediğini sanıyorsun. Zaten bak, filanca da zengin, ama hiç de mutlu değil” gibi.
Eğer siz kendi tercihinizin sizi mutlu edeceğini yeterince ve mantıklı biçimde açıklarsanız neden kabul etmesinler ki? Kim çocuğunun mutsuz olmasını ister? Ha, eğer “Düşünce biçimleri yanlış, kuşak farkı var, anlamıyorlar” diyorsanız, yeterince konuşmuyorsunuz demektir. Onlar da sizin gibi genç oldular vaktiyle, siz meramınızı doğru anlatırsanız mutlaka anlayacaklardır.
Bu konu üzerinde çok durmamın sebebi, mutlu bir yuva kuracağım diye arkanızda harabeler bırakmanızı istemeyişimdir. O harabe görüntüleri sizin hayalinizde hep yaşar, ne kadar iyi bir evlilik yapsanız da. Sizin iyiliğiniz için söylüyorum yani, aileniz için değil.
ONUN AİLESİ NASIL PEKİ?
“Anasına bak kızını al” sözü boşuna söylenmemiştir. Hele hele yapı olarak ailesine daha düşkün ve bağlı olan kızların, ailelerinin tarz ve kişiliğinden çok farklı olmaları hayli nadirdir. O yüzden özellikle bir erkeğin, evleneceği kızın ailesini iyi tanıması gerekir. Erkeklerin ise ailelerinden biraz uzağa düşebileceklerini de eklememiz lâzım, her ne kadar “Armut dibine düşer” ise de.
Aileyi incelerken kişinin anne-babasıyla ilişkilerine de çok dikkat etmek gerekir. Zira psikolojik bir gerçektir ki, kız çocuğunun babasıyla, erkeğin de annesiyle ilişkisi, evlendiğinde de sürdüreceği bir iletişim tarzının temelini atar. Babasıyla mesafeli büyümüş bir kız, eşiyle de mesafeli olacaktır muhtemelen. Annesinin şefkatli ev kadını kimliğini benimsemiş bir erkek, çalışan ya da sosyal yönü kuvvetli bir kadına (sebebini bilemediği halde) tahammül edemez. Babası kendisine aşırı düşkün bir kızın, eşinden de yüceltilme beklemesi veya annesi baskın bir erkeğin pasif bir bayanla mutlu olamaması gibi örnekler de verebiliriz.
Tabii “Ailesine bakın” derken aileler arasında uyumu da değerlendirmek lâzım. Eşler birbiriyle ne denli uyumlu olursa olsun, ailelerle veya aileler arasında yaşanan sürtüşmeler en azından tatsızlık sebebi olacağından, bu konuda da denklik aramakta fayda vardır. “Ailelerimiz anlaşabilir mi? Ben onun ailesiyle uyuşabilir miyim” diye de sorulmalıdır yani.
DOĞRU ZAMANLAMA
Yanlış zamanda yanlış karar verilir. Eğer bir bunalım dönemi yaşıyorsanız kesinlikle hayatınızı bağlayacak önemli bir karar vermeyin. Zira denize düşen yılana sarılır. Biz, depresyon gibi sıkıntılı dönemlerdeki hastalarımızı mutlaka uyarırız: “Şu an sağlıklı değerlendirme yapamayabilirsiniz. Kendinizi toparlayana kadar önemli bir karar almayın.” Öylesi bunalım dönemlerinde öncelikler değişir çünkü ve sağlıklı düşünmek pek mümkün olmaz.
Depresyonda iken yaşadığı ***ifsizliğin etkisiyle çok hareketli, neşeli birisine aşık olup evlenen bir hastam, düzeldiğinde “Ben bu havai, boşboğaz insanla nasıl yaşarım?” demeye başlamıştı. Evdeki huzursuzluktan kurtulmak için ilk çıkan kısmete evet diyen kızlarımızın çok yanlış seçimler yaptıkları ve daha büyük sıkıntılara düştükleri de yine çok gördüğüm bir örnektir. Yağmurdan kaçan doluya tutulur genellikle.
KAÇ YAŞINDA EVLENMELİ?
Zaman deyince, uygun evlenme yaşı da çok önemli bir konudur. Cinslere göre konuşursak, erkek, yapı olarak daha geç olgunlaşır. Bu, fizyolojik olarak da bilinen bir gerçektir. Bunu bazı şovenist erkekler “Erkek olmak zor bir iştir” diye yorumlarlar. Şaka bir yana, erkeğin evlilik sorumluluğunu üstlenecek kıvama gelmesi yirmi beş yaşından önce zordur gerçekten de. Hele bizim gibi bağımlı özellikleri olan, gençlerin bile çocuk muamelesi gördüğü bir toplumda, bu yaşı otuza bile taşıyabiliriz. Ancak geç evlenmenin erkekler için bazı hatalara düşme riskini arttırdığını da unutmamak lâzım.
Bayanlar ise çok daha erken dönemlerden itibaren evlilik ve anneliğe hazır gibidirler. Dolayısıyla günümüzde genel kabul gören ortalama olan yirmi yaş civarı mantıklı sayılır. Tabii bu yaşı eğitim vb sebeplerle biraz ileriye almak da mümkündür, ama kişilik fazla kemikleşmeden evlenmekte de fayda vardır bayanlar için. Zira evlilik bir ölçüde elastik olmayı, uzlaşabilmeyi, gereğinde taviz verebilmeyi gerektirir. Yaş fazla ilerlemiş, yaşama tarzı oturmuş ise, karşısındakine uyum sağlamak güçleşecektir.
“Bunca yıllık huyumu değiştiremem ki!”
İdeal olanı, erkeğin sorumluluk üstlenecek, gerektiğinde eşine yol gösterecek bir olgunluğa eriştiği yirmi beş-otuz yaşlarında, bayanın da kendini ve hayatı tanıyıp fazla da kişiliği kemikleşmeden yirmi yaşlarında yapacağı evliliktir. Arada beş-on yaş fark olması da tavsiye edilir zaten; özellikle ileriki yıllar açısından.
DÖRT DÖRTLÜK OLMALI MI?
Yukarıda anlattıklarımız iyi bir evlilik yapabilmek için dikkate alınması gereken (bazı) faktörlerdir. Bu saydıklarımızın hepsinden tam not almak zorunda değilsiniz elbette ama, hepsini dikkate almanız sizin yararınızadır. Bu dünya cennet olmadığına göre ve birçok peygamber bile evliliğinde sorunlar yaşadığına göre, mükemmel, kusursuz bir uyum arzulamak fazla iyimserliktir tabiî ki. Evlenmek için illa da karşınıza dört dörtlük birisinin, bir masal kahramanının çıkmasını beklemeyin.
”Onun bu'su eksik, bunun şu'su fazla” derken sonunda eli böğründe kalıp hiç olmayacak biriyle evlenenler çoktur.
Dört dörtlük uyum deyince şu soruyu sorasım geldi: “Dünyanın bir yerinde aynı sizin gibi, fiziğiyle, huyuyla tıpatıp size benzeyen birisi var” desem inanır mısınız? İnanmazsınız tabiî. Çünkü insanlar, hiçbiri diğerinin aynı olmayacak bir çeşitlilikle yaratılmışlardır. En benzer dediğimiz kişilerin bile, biraz dikkat ettiğimizde pek çok farklılıklarının olduğunu görürüz. Peki o zaman şu soruyu sorayım: “Dünyanın bir yerinde tıpatıp sizin hayalinize uyan birisi var” desem inanacak mısınız? Buna da inanmayın. Hayaller, idealler, yıldızlar gibidir. Onlarla yolumuzu buluruz ama, onlara ulaşamayız. Onların gerçekleşme yeri başka diyardır. Bu dünyada bulabildiğiyle yetinmek de bir fazilettir.
İsterseniz formüle edelim: Dört dörtlük beklemeyin, dörtte ikiye de razı olmayın; dörtte üçü hedefleyin.
SÖZLEŞME YAPIN
Eğer tüm bu muhasebeler sonunda evlenme kararı alınmışsa, bu kararın şartlarını kağıda dökmenizi tavsiye ederim. (Sadece ben değil, tüm evlilik terapistleri tavsiye eder bunu.) Evlilikte uyulacak kurallar, hangi konularda kimin nasıl bir fedakârlık yapacağı, kimin neyden sorumlu olacağı, hatta hangi şehirde yaşanacağı gibi konuların bile yazılı anlaşma hâline getirilmesinde fayda vardır. Böylece evlilik sırasında olabilecek sürtüşmelerde “Benim dediğim mi olacak, senin dediğin mi?” tartışmaları yaşamazsınız. “Burada yazdıklarımız olacak. Ne söz vermiştik? Bak, altında imzamız bile var.”
Ama bunun faydası sadece evlilik süresince çıkan problemlerin çözümüne yardım da değildir. Bence esas, çıkabilecek problemleri önceden görmeye ve belki de kötü bir evliliği engellemeye veya baştan düzeltmeye yarar; doğru karar vermeyi kolaylaştırır. O heyecanlı dönemin coşkusu içinde size önemsiz gibi gelen ve “anlaşarak hallederiz, bir yolunu buluruz” denilen nice gizli uyumsuzluk bu esnada açığa çıkabilir.
Meselâ ailelerle ilişkinin düzeyi, edinilecek malların nasıl kullanılacağı, çocuk bakım ve eğitiminde eşlerin payları, özel ilgilere ne kadar zaman ayrılacağı, hatta televizyonda ne seyredileceğine kadar yazın bakalım. Hiç tahmin etmediğiniz kaytarmalar, itirazlar olabilir.
Olmuyor mu? Hemen evlenin o zaman. Allah bir yastıkta kocatsın

umut55
03 Mayıs 2011, 18:23
Evlilik Nasihatleri (4 Mektup)
Yrd. Doç. Dr. Mustafa Karataş
SEVGİLİ GELİN HANIM
1. Beyine hoşlanacağı isim ve sıfatlarla hitap et!
2. Onun sevdiği yemekleri güzel yap ki, evini özlesin.
3. Beyin evden çıkarken onu uğurla; akşam döndüğünde güler yüzle karşıla!
4. En çok güzel görünmen gereken kişinin beyin olduğunu bil!
5. İffetini ve hayanı muhafaza et. En güzel elbisenin takva elbisesi olduğunu unutma; her işimizi murakabe eden Allah'ı düşün!
6. Sevgini beyinle ve çocuklarınla paylaş. Evinin direği ol! Beyin evde olmadığı zaman gözü arkada kalmasın.
7. Beyine her fırsatta teşekkür etmeyi unutma! Gücü yetmeyeceği külfetin altına sokma, başkalarına da şikayet etme!
8. Beyini işlerini makam ve mevkisini bil! Sevincini ve üzüntüsünü paylaş!
9. Beyinin izni olmadan ve onun müsaade etmeyeceği yerlere gitme!
10. Tutumlu ol! Müsrif olma. Zor zamanlarda da isyan etme!
11. Temiz ve tertipli ol. Beyinin elbiseleri de temiz ve ütülü olsun.
12. Beyinin akrabalarına ve onun sevdiklerine yedirip içirmekten kaçınma. Onlara güzel davran!
13. Kaynananı tecrübeli bir anne olarak sev ve say ki, beyin üzülmesin.
14. Annenin evine gereksiz ve aşırı gitme ki, evdeki işlerin aksamasın.
15. Çocuklarını hayırlı bir evlat olarak yetiştirmeye gayret et ki, millet de sizi hayırla yad etsin.
Cenab-i Hak'tan iki cihan saadeti dilerim.
SEVGİLİ DAMAT BEY
1. Evinden çıkarken hanımına Allah'a ısmarladık diyerek çık. Onun gönlünü hoş tut!
2. Pencerelerden yolunu gözletme, vakitlice evine gel!
3. Dışarıda yediğinden içtiğinden evine de getir!
4. Hanımının kusurlarını başkalarına anlatma, güzelliklerini an!
5. Evini harçlıksız bırakma, onları kimseye muhtaç etme!
6. İş hayatının sıkıntılarını eve yansıtma! Evde sevinç olsun.
7. Düğüne yada gezmeye gittiğinde mümkünse hanımını da götür!
8. Evine geldiğinde selamla ve güler yüzle gir ki, ev halkı senin geldiğine sevinsin.
9. Evini Kuran'sız, kitapsız ve namazsız bırakma! Sabah namazına kalktığında ev halkını da kaldır ki, rahmet ve bereket gün boyu sizinle olsun.
10. Gayretli ol, kıskanç ol! Ancak tecessüs etme, su-i zan ile hareket etme! Ayıp ve kusur araştırmakla meşgul olma!
11. İnsaflı ol; hanımının gücünün yetmeyeceği işleri ondan bekleme. Gerekirse ona yardim et.
12. Kararlarında hanımınla da istişare etmeyi unutma!
13. Beklenmedik anlarda sürpriz hediyelerle gönül almasını bil!
14. Dünya evine girmek, dünyaya dalmak olmamalı; Ahiretini unutma! Din, vatan ve insanlık için çalışmayı terk etme!
15. Şunu bil ki, az olan helal kazanç, çok olan haram kazançtan hayırlıdır. Haram lokma yeme, hanımına ve çocuklarına da yedirme!
Cenab-i Hak'tan iki cihan saadeti dilerim.
DEĞERLİ HANIMANNE (Gelin hanımın annesi)
1. Kızını savunma, o şikayete geldiği zaman ona yüz verme! Damadının iyiliklerini başkalarına da anlat!
2. Kızının evine çok sık gitme ki, saygınlığın artsın. Ancak torunların olduğunda yardımını da esirgeme!
3. Kızında ve torunlarında damadının anne ve babasının hakları olduğunu unutma!
4. Hısımlarını akraba bil. Onların hatırını üstün tut!
5. Damadını oğlun bil. Onu da zaman zaman ara, gönlünü hoş tut!
Yavrularınızın güzel günlerini görmeniz dileğiyle.
DEĞERLİ HANIMANNE (Damat beyin annesi)
1. Gelinini kızın gibi bil. El kızı gelip oğlumu elimden aldı deme!
2. Gelinine annelik yap, kusur bulmak için çalışma. Çok da nasihat etme. Kendini sevdir, gerisi gelir.
3. Başkalarının gelinin hakkındaki dedikodularına hemen inanma!
4. Yapabileceğin basit işleri kendin yap, gelininden bekleme! Kendi zamanınla kıyaslama!
5. Gelininden gizli oğlunla konuşma ki, gelinin senden endişe etmesin. Sana güvensin.
Yavrularınızın güzel günlerini görmeniz dileğiyle...


--------------------------------------------------------------------------------

umut55
03 Mayıs 2011, 18:24
Evlenmeyi Teşvik Eden Hükümler
Cenab-ı Hak buyuruyor: "Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lütfu ile onları zenginleştirir. Allah, (lütfu) geniş olan ve (her şeyi) bilendir." (Nur suresi: 32)
Evliliğe teşvik hususunda Peygamber Efendimiz buyuruyor:
1.Ey gençler topluluğu! İçinizden kimin evlenmeye gücü yeterse evlensin. Çünkü bu gözü, daha fazla sakındıran, ırzı korumaya yegane çaredir. Kim bu evlenmeye güç yetiremezse oruç tutsun. Çünkü o kendisi için şehveti kesen bir çaredir.
2.Evli kimsenin iki rekat namazı, bekarın 82 rekat namazından hayırlıdır.
3.Evleniniz, çoğalınız. Çünkü ben kıyamet günü diğer ümmetler karşı, sizin çokluğunuz ile iftihar ederim.
4.Allah kim iyi bir aile nasip ederse, ona dininin yarısını tamamlamaya yardım etmiştir.
5.Doğuran siyah kadın, doğurmayan güzel beyaz tenli kadından daha iyidir.
6.Kim ki gözünü yabancıdan çekmek, kendini namahremden korumak ve akrabalık hakkını gözetmek üzere evlenirse, Allahü Teala o erkeği o kadınla ve o kadını da o erkekle mesut eder.
Evlenmeyi teşvik hususunda büyüklerin sözleri:
1.Abdullah b. Abbas (R.A.) "Kulun ibadeti ancak evlenmekle kemal bulur."
2.İbn Mesud (R.A.) "Allah'ın huzuruna bekar olarak varmamak için, ömrümden on gün kaldığını bilsem dahi, evlenmeyi tercih ederim."
İslam'da evliliğin en başta gelen gayesi: imanlı bir neslin yetiştirilmesi ve İslam ümmetinin çoğalmasıdır. Sadece cinsi arzusunu tatmin için evlenmek, İslami açıdan hoş karşılanmamıştır. İslami bir evlilikte bu ana gayelerle birlikte şu sebep ve faydalarda düşünebilinir.
1.Yakınlarını, akraba ve dostlarını çoğaltmak.
2.Bilhassa kadın için maddeten ve manen himaye
3.Çocuk sevgisinin tatmini
4.Erkek ve kadının her birinin maddi zaaflarını karşılıklı olarak tamamlaması
5.Birbirlerinde ruhi, manevi, hissi ve şehevi sükunu bulmaları
6.Karı kocanın birbirlerinin iffet ve namuslarını tekmil etmeler ve bunun neticesinde namus kavramının toplum çapında emniyete kavuşması.

umut55
03 Mayıs 2011, 18:24
Evliliğini Canlı Tutmak İsteyen İlgiyi Eksik Etmemeli
Gülay Atasoy
Birbirlerini severek evlenenler, sevgilerini ömür boyu sürdüreceklerine dair söz verir, yemin ederler. Fakat romantizm devri bittikten sonra yavaş yavaş taşlar yerinden oynar. Muhabbet gülleri solmaya, aşk masalı bitmeye yüz tutar. "Bize neler oluyor? Acaba evlilik sevgi büyüsünü bozuyor mu?" sızlanmaları başlar.
Halbuki sevginin büyüsünü bozan evlilik değildir. Sevdiklerini elde edenler, evlendikten sonra birbirlerine yeterli ilgiyi göstermiyorlar. Daha önce sevdiği için uykusuz kalan gözler, onu görmüyor. Sahip olmak için plan yapanlar, sevdiğinin yanında olduğunun farkına bile varmıyor. Narin sevgi çiçeğinin ilgisizlikten sararıp solacağı unutuluyor. "Ben zaten onu seviyorum" düşüncesiyle ilgisiz davranmanın sevgi büyüsünü bozacağı dikkate alınmıyor. Erkek, işten gelir gelmez, "Off! Çok yoruldum." diyerek hemen TV'nin düğmesine dokunuyor. Oysa önce eşinin günün nasıl geçtiğini, ayaküstü de olsa sormalıdır. Bu davranış kadında "eşimin ilk ilgi alanı ben olduğuma göre demek ki, beni çok seviyor" duygusu uyandırır.
Eşi tarafından ilgi görmeyip ihmal edilen kadın kendisini ev işine verir. Gözü sadece işini görür. Bazı erkek de kadının maddi ihtiyacını karşılamakla onunla ilgilendiğini sanır. Elbette her dakika aşk destanı yazılmaz. Ama sevgi dolu bir bakış, bazen hoş bir gülüş, bir çiçeği sunuş, ya da şefkatle yaklaşıp sıkıntısını paylaşmak, gün ortasında sadece "seni seviyorum" mesajını atmak... Veya tek kelimeyle "sesini duymak istedim" sözcüğü iletmek ilgiyi canlı tutan küçük davranışlardır. İlgi, evliliğin bakımını yapan, onu onaran ve eşleri birbirine bağlayan gönül bağıdır.
Kadının da eşini kapıda karşılaması eşine "seni çok seviyor ve özlüyorum" mesajını verir. Şayet eşler, çalışıyor ve eve birlikte dönüyorlarsa erkek, "ben erkeğim" düşüncesiyle TV'nin karşısına geçip ayaklarını uzatmamalıdır. İş yapmasa bile mutfağa seğirten eşinin yanına uğraması kadının tüm yorgunluğunu giderir. Çünkü sevgi ışık gibidir. Sevgi ışığının sürekli yanması için ilgi düğmesini açmak gerek. İcabında eskiyen ampullerle ilgilenerek ışığın artması sağlanmalıdır. Yoksa ilgisizlik o sevgi ışığını zamanla sürdürebilir.


--------------------------------------------------------------------------------

umut55
03 Mayıs 2011, 18:29
Evlilikte Sevgiyi Neler Öldürür
Gülay Atasoy
"Bitti, seninle aramızdaki sevgi öldü. Sanırım boşanmaktan başka çaremiz yok." Eveeet!.. Şimdilerde pek sık duyar olduk böyle cümleleri. Peki ama neden? İşte nedenlerden birkaçı:
Saygısızlık
Kimi eşler, evlenir evlenmez "Karı-koca arasında resmiyet mi olur?" düşüncesiyle saygıyı rafa kaldırıyorlar. Halbuki saygı sevgiyi besler. Her kaba söz ve davranış, sevgi duvarından koparılan tuğladır.
Sevgisizlik
Kimileriyse evlendikten sonra "seni seviyorum" demeyi angarya görerek, "Ona devamlı sevdiğimi hatırlatmama ne gerek var?" diyorlar. Sevgiyi açığa vurmamak odun atılmayan ateş gibi, sevgi ateşini söndürmektir.
İlgisizlik
Saksıdaki menekşenizin gelişip çiçek açması için su neyse, sevgi çiçeğinizin büyüyüp gelişmesi için ilgi de odur. İlgi sevgi çeşmesinin musluğu, ilgisizlik kör tapasıdır.
İletişimsizlik
"İnsanın ihtiyacını en fazla tatmin eden kalbine karşı bir kalbin bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini karşılıklı değiştirsinler. Lezzetlerde ortak, kederli şeylerde birbirine yardımcı olsunlar. Evet bir işte hayrette kalan bir adam, birinin gelip kendisiyle o hayreti paylaşmasını ister." Bu paylaşım olmadığı zaman eşler, kendilerini yalnız hisseder. Çünkü iletişim, sevginin dilidir. İletişimsizlik sevgi dilinin katilidir.
Bencillik
Şefkat, merhamet ve fedakârlık duygusundan yoksun olarak erkeğin "yuvayı dişi kuş yapar" mantığıyla her şeyi kadından beklemesi; kadının da aşırı beklenti içinde olması sevginin ölümüdür. Çünkü, bencillik sevgiyi öğüten değirmendir.
Negatif düşünce
Bazı eşler, sürekli "Neden bana öyle söyledin?" diye her şeyi yanlış değerlendirerek eşinin kendisini sevmediğini düşünür. Sürekli yanlış anlaşılan eş, kendisini savcı karşısında yargılanan suçlu gibi hissetmeye başlar. Negatif düşünce, sevginin ölüm fermanına atılan imzadır.
Alkol, kumar gibi alışkanlıklar
Alkol, sevgi çeşmesine atılan zehir, kumar sevgi yumağını mahveden bomba, kötü alışkanlıklar sevgiyi yutan canavardır.
Kin, nefret, öfke...
Kin sevginin buzdolabı, öfke sevginin barut fıçısı, nefret sevginin celladıdır.
Kültür boşluğu
Kitap okuma hastası olan birisiyle kitaptan nefret eden birisinin arasında uçurumdan başka ne olur?
Huy ve mizaç uyumsuzluğu
Birbirlerini sevseler de farklı huy ve mizaçta olan zıtlaşmalar, pişmiş sevgi aşına katılan soğuk sudur.
Aile yakınlarının araya girmesi
Kayınvalide, görümce, hala, teyze vb. yakınların eşlerin arasına girmesi, eşler arası sevginin idam kararını veren aile mahkemesidir.
Eşini değiştirmeye çalışmak
Sürekli "şöyle hareket et, şöyle davran, şöyle konuş" diyerek eşi çocuk eğitir gibi eğitmeye kalkışmak, sevginin ölüm tuzağıdır.
Şiddet
Eşe atılan her tokat, sevgi bağını kesen bir makastır.
Dinî inançlar
Birisi namaz kılarken diğerinin namazla alay etmesi. ... Ve sevgi dış güzelliğe kalır ve dünyevi ve nefsani olursa o sevgi çabuk bozulur

umut55
03 Mayıs 2011, 18:31
Evlilikte Sıra Şartı Var mı?
Ahmed Şahin
Dinimizde böyle bir sıra mecburiyeti yoktur. Denebilir ki: Allah küçüğün kısmetini önce göndermiş, büyüğünki ise ondan sonraya tehir edilmiş!. Bu sebeple kısmeti çıkanın, (şayet çok denk ve münasip bulunuyorsa) evlenmesinde sakınca söz konusu olmaz. Böyle bir denklik ve uygunluk söz konusu olunca büyükler bunu bir saygısızlık manasına almazlar. Kısmeti çıkan evlenir, kısmeti yolda olan da gelinceye kadar bekler!. deyip yardımcı olurlar.[

umut55
03 Mayıs 2011, 18:32
Fuhuş
Fuhuş, bir meslek ya da alışkanlık olarak para ya da başka değerler karşılığında genellikle eş ya da arkadaş dışındaki kişilerle ve hemen hiç ayrım gözetmeksizin cinsel ilişkide bulunmadır. Fuhuş kelimesi, gayri meşru cinsel ilişkiyi, gerek söz ve gerekse fiillerdeki her türlü çirkinliği, edepsizliği, hayasızlığı, söz ve davranışlarda sınırı aşmayı kapsayan bir tabirdir.
Her türlü ahlaksızlık, homo****üellik, kötü huyluluk, çıplaklık, açıklık, terbiyesizce konuşma, bu ahlaksızlıkları toplum içinde yaymaya çalışmak, karşı cinslerin birbiriyle diledikleri gibi eğlenmeleri aynı şekilde fuhuş terimini kapsar.
Çevremizde zina eden kadınlar, bu adla adlandırmak yaygın ise de, kelimenin kapsamı bundan çok daha geniştir. Allah'ın, yapılmasını yasakladığı her şey bu kelimenin şümulüne girer. Ancak biz burada konuyu zina anlamında ele alacağız.
Fahişeler, çoğunlukla ekonomik durumları kötü, geçimlerini sağlayacak becerilerden yoksun ve evli olmayan kadınlar arasından çıkar. Çoğu kadın fuhuş ve bağlantılı suçlar ortamına erken yaşta çekilir. Fahişeler çoğunlukla bir kadın simsarı, genelev ya da randevu evine bağlı olarak çalışırlar. Kazançlarının büyük bölümünü de kalacak yer, randevu sağlanması ve korunma karşılığında paylaşmak zorunda kalır. Sağlık sorunları arasında gelişigüzel cinsel ilişki yoluyla kapılan zührevi hastalık, uyuşturucu alışkanlığı ve ruhsal problemler sayılabilinir.
Erkek fuhşu çoğu toplumda kamuoyunun dikkatini daha az çeker. Hetero****üel erkek fuhşu (erkeklerin kadınlara satılması) çok enderdir. Buna karşılık son yıllarda özellikle büyük kentlerde homo****üel erkek fuhşu yaygınlaşmaktadır.
Cenab-ı Hak buyuruyor: "Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur." (İsra Suresi /32)
Resûlullah buyuruyor: "Bir milletin içinde zina (fahişe) ortaya çıkıp nihayet o millet, bu suçu aleni olarak işlediğinde, mutlaka bulaşıcı ve onlardan önce gelip geçmiş milletlerde vuku bulmamış hastalıklar yayılır." (Ibn-i Mace, Fiten, 22)
Hz. Lut (a.s.)'un kavmi arasında yaygın olduğu bilinen "homo****üellik" fahiş günahlardan sayılmış ve bu suçu işleyenlere çok büyük cezalar verilmiştir.
Cenab-ı Hak buyuruyor: "Lût'u da (peygamber olarak kavmine gönderdik.) Kavmine şöyle demişti: Göz göre göre hâla o hayâsızlığı yapacak mısınız? Siz, ille de kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşacak mısınız? Doğrusu siz, beyinsizlikte devam edegelen bir kavimsiniz! Kavminin cevabı sadece: "Lût ailesini memleketinizden çıkarın; çünkü onlar (bizim yaptıklarımızdan) uzak kalmak isteyen insanlarmış!" demelerinden ibaret oldu. Bunun üzerine onu ve ailesini kurtardık. Yalnız karısı müstesna; onun geride kalmasını takdir ettik. Onların üzerlerine müthiş bir yağmur indirdik. Bu sebeple, uyarılan (fakat aldırmayan)ların yağmuru ne kötü olmuştur!" (Neml Suresi 54-58)
İslam'da fuhuş kınanmış, bunu yapanlara dünya ve ahirette büyük cezalar verilmiş, zina yapanlar erkek ve kadın ancak bir müşrik veya kendisi gibi zinakara layık görülmüş toplum da bu gibileri dışlamış, kınamış ve aşağılamıştır.
Cenab-ı Hak buyuruyor: "Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmez; zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan erkek evlenir. Bu, müminlere haram kılınmıştır." (Nur Suresi 3)
Diğer Din ve Kültürlerde Fuhuş
Bazı eski kültürlerde fuhuş genç kızlar için bir ergenlik ayini ya da çeyiz edinme aracı olarak zorunluydu. Budizm'de fuhuş yasaklanmıştı. Eski Yunanlılar ve Romalılar arasında fahişeler ayırt edici giysiler giymek ve ağır vergiler ödemekle yükümlü tutulurdu. Ortaçağ Avrupa'sında kilise yöneticileri tövbekar fahişeleri topluma kazandırmak ve onları evlendirmek için yaptığı girişimler farklı bir sonuca ulaştı. Fuhuş hoş görülmeye başlandı, yasalarla korundu, ruhsata bağlandı ve vergi gelirlerinin önemli bir kaynağı oldu. Bütün Avrupa'da genelevler açıldı. İngiltere'de başlangıçta ruhsatları da Winchester piskoposlarının vermesi de çabası. Asya'da, kadın ticareti belirgin bir yayılma eğilimi göstermektedir.
Çoğu doğu ülkesinde fuhuş daha çok kentlerde görülmesine karşın, Hindistan'da fahişelerin çoğunluğu kırsal kesimdedir. Yahudilerin ve Hıristiyanların Mukaddes Kitabı'nın Çıkış bölümünde (20/13-15) Hz. Musa'nın Allah'tan getirdiği emirler sayılırken ikinci sırada fuhuş zikredilmiş ve "zina etmeyeceksin" denilmiştir.
Hıristiyanların Mukaddes Kitabı Matta'ya göre (5/27-30) Hz. İsa "Ben Musa'nın getirdiklerini yıkmaya değil tamamlamaya geldim" diyerek meşhur on emri teyid etmiş ve arkasından şunları söylemiştir: "Zina etmeyeceksin.... Bir kadına şehvetle bakan, gönlünde ona zina etmiştir. Sağ gözün sürçmene sebep olursa onu çıkar ve at; çünkü bu, vücudunun bütünün cehenneme girmesinden daha hayırlıdır. Sağ elin sürçmene sebep oluyorsa onu kes ve at; çünkü vücudunun bütününün cehenneme girmesinden bu daha hafiftir

umut55
03 Mayıs 2011, 18:32
Gayr-i Müslim'le Evlenmek
Müslüman bir erkeğin Ehl-i Kitap olan Yahudi ve Hıristiyan bir kadınla evlenmesi kerahetle birlikte caiz olup mekruhtur. Çünkü, doğacak çocuk, baba ve annesinin ayı ayrı istikamette gelişmiş inançlar arasında sarsıntılara maruz kalmaktadır. Müslüman kadınların Kitap ehlinin erkekleriyle evlenmelerinin caiz olacağına dair ne âyet, ne hadis hiçbir mubahlık delili gelmemiştir.
Ehl-i kitabın dışında kalan ve inanç itibariyle küfür içinde bulunan bulunan ve evlenmesi caiz olmayan kadınlar şunlardır:
1.Budist veya Brehmen gibi isimlerle adlandırılan ve ineğin tenasül uzvuna tapan Mecusi hindiler
2.Puta tapan kadınlar
3.İsmaili ve Karmati gibi sapık zındıklar
4.Din ve ahlak bağlarını kırmış bir görüşün zebunu olan kadınlar
5.Dinsiz ve ateist kadınlar
Bu konuya Elmalı Tefsirin de özetle şöyle değinilmektedir:
"Müşrik kadınları, iman etmedikçe nikâhlamayın. Bir müşrik kadın, sizin hoşunuza gitse bile, iman etmiş olan bir cariye herhalde ondan daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de mümin kadınları nikâh ettirmeyin. Bir müşrik, sizin hoşunuza gitse bile, mümin bir köle elbette ondan daha hayırlıdır. Onlar sizi ateşe davet ederler, Allah ise, kendi izniyle cennete ve mağfirete davet ediyor ve âyetlerini insanlara açıklıyor. Umulur ki onlar hatırda tutup, öğüt alırlar." (Bakara Suresi / 221)
Müşrik, Kur'ân dilinde iki anlama gelir ki biri zahirî, diğeri hakikîdir.
Zahirî müşrik, açıktan açığa Allah'a ortak koşan, birden fazla ilâh olduğu kanaatinde olanlardır. Bu anlama göre, Kitap ehline müşrik denmez.
Hakikî müşrik, gerçekten tevhidi ve İslâm dinini inkar edenler, yani mümin olmayan gayr-i müslimlerdir. Ey iman ehli, gerek dıştan dışa ve gerekse gerçek müşrik olan yani mümin olmayan kadınlardan hiç birini nikâhınıza almayınız. Onlarla evlenmeyiniz. Nihayet iman etsinler, o zaman evlenebilirsiniz. İmansız kadınlarla evlenip de aile kurmaya kalkışmayınız. Burada müşrik kadından mümin kadın karşılığı söz edilmesi, müşrik kadınlardan maksadın iman etmeyen tüm kâfir kadınlar olduğunu ayrıca gösteren bir delildir.
Gerek zahirî, ve gerekse hakikî müşrik olsun ve gerek Kitap ehli olsun, gerekse olmasın mümin olmayan kâfir erkeklerin hiç birine de nikâh etmeyiniz. Onları sizden hiç bir kız ve kadınla evlendirmeyiniz. Nihayet o imansızlar, iman etsinler o zaman verebilirsiniz. Ve hiç kuşkusuz mümin olan köle herhangi bir müşrikten, imansız kâfirden hayırlıdır. İsterse o kâfir sizi büyülemiş, kendisine hayran etmiş olsun, hürriyeti, güzelliği veya serveti veya makam, mevki ve dünya talihi veya öteki halleri ve davranışı ile pek fazla gözünüze girmiş bulunsun. Böyle bile olsa mümin olmayan kimseye hiçbir mümin ve Müslüman kadını nikâhlamayınız. O imansızlar erkek olsun, kadın olsun çıraları insan ve taş olan o belalı ateşe davet ederler, durumları ve sözleriyle ona çağırırlar. Ve mümin olmayanların mutlaka müşrik olduklarını ve bunlarla nikâhlanma ve onları nikâhlamanın zina ve şirk ile sonuçlanacağını anlasınlar, bu nokta derinden derine düşünmeye muhtaç değildir, bunu hatırlayıp zihinde canlandırmak yeterlidir. O halde ey iman edenler! Allah'ın emrini, çağrısını bırakıp da o erkek veya kadın kâfirlerle evlenmek veya onları evlendirmek suretiyle kendinizi ateşe atmayınız.
"Sizden önce kitap verilen ümmetlerin hür ve iffetli kadınları da iffetlerinizi koruyarak, zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızın, kendilerine mehirlerini verip nikâhladığınız takdirde size helâldir" (Maide,5)
Ancak Maide Suresinde, uyarınca bu âyetin birinci fıkrasından Kitap ehlinin kadınları istisna olunarak, Kitap ehlinden kız almaya mekruh olarak ruhsat verilmiş; fakat ikinci fıkra muhkem olarak kalmış ve kız vermeye hiçbir şekilde izin verilmemiştir.
"Erkekler, kadınları yönetmeye yetkilidirler." (Nisa, 34)
İlâhi kânunu gereğince kadınlar kocalarının yönetimi altında bulunurlar. Dolayısı ile, bir mümin kadını, bir kâfir ile evlendirmek onu, o kâfirin yönetimi altına bırakmak ve onun davasına mahkûm etmek olacağından, o mümin kadını kesinlikle ateşe atmaktır.
Ancak bu ilâhî kânunu bilen ve kendini ona göre idare edebilecek olan erkekler hakkında bu yönetim altına giriş ve çağrıya mahkûm oluş zorunlu ve kesin değildir. Bu şartlar altında, Müslüman erkekler için ihtiyaç hâlinde bir ruhsata imkân vardır. Bunun için bu âyetle yol gösterme ve hatırlatmadan sonra, "Kitap verilen ümmetlerin hür ve iffetli kadınları" (Maide, 5/5) âyetiyle gereğinde yalnız Kitap ehlinden kız almaya ruhsat verilmiş ve zururetler kendi miktarlarınca takdir olunacağından, bunun dışındakiler yine haramlıkta bırakılmıştır.
Şunu da hatırlayalım ki, "O yerde ne varsa hepsini sizin için yaratandır. Sonra semaya doğrulmuş iradesini göklere yöneltmiştir." (Bakara, 2/29) âyeti gereğince mallarda ve eşyada asıl kural, onların mübah olduğu ve haramlığına dair delil bulunmadıkça mubahlık ile amel olunacağı; fakat "sizin için" buyrulduğundan dolayı bu mubahlıkta insanların canlarının ve ırzlarının dahil olmadığı ve aksine mallardaki asıl kural olan mubahlık insanların canlarını, ırzlarını, haklarını ve yararlarını korumak için bulunduğudur. Kısacası can ve ırzda haramlık asıl kural olunca bir mubahlık ve izin delili bulunmadıkça can gibi ırzda da tasarrufta bulunmak haram olacağından nikâh kıyma izni, mutlaka bir delile dayalı olacaktır. Mubahlığına delil bulunmayan yerlerde nikâh kıymak haramdır. Yani o nikâh, nikâh değil zinadır.
Bu nokta üzerinde iyi düşünülünce anlaşılır ki bu âyetteki kadın ve erkek müşrikler, kadın ve erkek müminlerin karşılığı olmasaydı da, zahirî müşrik anlamında olabilseydi, o zaman da Müslüman kadınlarının diğer kâfirlere nikâh edilmeleri aslî haramlıkla haram olacaktı. Çünkü "hür ve iffetli kadınlar" ifadesiyle Müslüman erkeklerin Kitap ehlinin kadınlarıyla evlenmelerine izin verilmiş olduğu halde;
Müslüman kadınların Kitap ehlinin erkekleriyle evlenmelerinin caiz olacağına dair ne âyet, ne hadis hiçbir mubahlık delili gelmemiştir. Müslümanların kadınları, İslâm tohumları için şerefli bir tarladır. Ve Müslümanlar genellikle tarlalarından ve ekin ektikleri yerlerden hiçbirini yabancılara çiğnetmemek, cinsel birleşmelerine izin vermemekle yükümlüdürler. Mal tarlası olan vatan toprağını yabancılara çiğnetmek büyük bir felaket olduğu gibi, can ve din tarlası olan İslâm kadınlarını başkalarına çiğnetmek de felaketlerin felaketidir.
Yahudiler ve Hıristiyanlar müşrik midirler?
Bunlar, dıştan tevhide inandıklarını ileri sürmelerine rağmen, gerçekte Allah'ın çocuğu olduğu kanaatindedirler. Hıristiyanlar, teslise (Allah'ın baba, oğul ve Rûhu'l-Kudüs olmak üzere üç olduğuna) inanırlar. Ve "Mesih, Allah'ın oğludur." derler. Yahudiler de "Üzeyir Allah'ın oğludur." demişlerdir. Böyle demekle birlikte onlar tevhide inandıklarını da iddia ederler. Her ikisi de dıştan dışa müşrik değillerse de, gerçekte müşriktirler. Bunun için mutlak olarak müşrik denildiği ve özellikle iman karşılığında söylendiği zaman, mutlak anlamı üzere kullanılmış demektir ve genel olarak kâfirleri kapsar.
Son zamanlarda “aramızda amentü ittifakı” bulunduğu söylense de, Kuran'ın “şirk”e nisbet ettiği kitleler arasında Ehl-i Kitab'ın da bulunduğunu (Tevbe, 31) burada mutlaka dikkate almak durumundayız. Burada ister istemez “Ehl-i Kitap–şirk ilişkisi” gündeme geliyor. “Kur'an onları kategorik olarak “müşrikler” arasında zikretmemiş, hatta pek çok ayetinde onlardan ayrı tutmuştur” denerek işin içinden sıyrılmak o kadar kolay değil. Kuran'da –haşa– çelişki ve tutarsızlık bulunmayacağına göre evbe ayeti –ve daha birçok benzeri– ile diğerleri arasındaki bu işkâli çözmek durumundayız.
Kuran tarafından bir yandan şirke nisbet edilirken, diğer yandan “müşrikler”den ayrı bir kategori olarak anıldıklarına göre Ehl-i Kitab'ın şirkinin diğerlerinden farkı nedir?
Ehl-i Kitab'ın şirkinin, “Tevhid iddialı” bir şirk olduğu malumdur. Yani diğer müşrikler –söz gelimi putperestler, ya da mecusiler– başında da sonunda da doğrudan ve açık bir şekilde birden fazla “müstakil ilah”ın mevcudiyetine inanır ve bunu herhangi bir şekilde tevil de etmez. Ancak Ehl-i Kitap –elbette burada söz konusu olan Hıristiyanlardır– kendi ilah telakkileri çerçevesinde ortak koştukları varlıkların, aslında –haşa– “Baba”dan sudur ve zuhur ettiğini söyler. Buna göre mesela İsa Mesih, aslında tanrının bir parçası, insan boyutuna geçmiş bir yansıması, bir insana ilka ettiği kelimesidir. Bu çerçevede Ruhulkudüs de “zatı ile kaim” değildir. Şu kadar ki, onun sadece “baba”dan mı, yoksa hem “baba” hem de “oğul”dan mı sudur ettiği konusu Katoliklerle Ortodokslar arasındaki kadim ihtilaflı meselelerdendir…

umut55
03 Mayıs 2011, 18:33
http://img353.yukle.tc/images/3525Haya.jpg (http://www.yukle.tc)
Gençlere Haya Yakışır
Allah Resulü (sav) Ensar'dan bir kişinin yanından geçerken, onun kardeşini utanmaktan vazgeçirmeye çalıştığını gördü. “Onu kendi haline bırak; çünkü haya imandandır!” buyurdu.
Haya, mümin ahlâkıdır. Edep, kulluk ve tüm güzellikler haya ile gelir. Şimdilerde anne-babasının, öğretmeninin yanında bacak bacak üstüne atabilen, uzanabilen, kendinden büyüklerin huzurunda hiç çekinmeden sigara içebilen gençlik, haya duygusundan yoksun olduğu için bu halde.
Eskiden bir şarkıyı güftesindeki bazı uygunsuz cümlelerden ötürü reddederken şimdi güftesi bir uçtan bir uca ahlâksız, klipi tamamıyla müstehcen şarkıları çocuğumuzun dilinde duyduğumuzda "Ne güzel de sesi varmış benim yavrumun!" demekle yetiniyoruz.
Genç kızımız ve oğlumuzla beraber izlediğimiz dizilerde hoşumuza gitmeyen bir bölüm olursa zaplayıp, bir müddet sonra aynı kanala dönerek eğlencemizden ödün vermiyoruz. Eğlence, espri, popüler kültür derken çoğalan eksilerimizin arasında çocuklarımıza “haya”dan bahsetmek aklımıza çoğu kez gelmeyebiliyor.
“Resulullah, perdenin arkasındaki bir genç kızdan daha fazla haya sahibiydi”
Gençlere haya duygusunu aşılayabilmenin en güzel yolu yaşayarak göstermektir. Onlara bu konuda öncelikle büyükler örnek olmaya çalışmalı. Eğer kendimiz örnek olmada yetersiz kalıyorsak, onları örnek alabilecekleri şahsiyetlerle tanıştırmayı ihmal etmemeliyiz. Bu şahsiyetlerin ilki Efendimiz (sav) olmalı. Gençleri, alemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz'deki (sav) zirve ahlâkın izlerini sürmeye teşvik etmeliyiz. Ebu Said el-Hudri'nin (r.a) ifade ettiğine göre Allah Resulu (sav), perdenin arkasındaki bir genç kızdan daha fazla haya sahibiydi. O'nun gençlik çağında, Arap yarımadası hayasızlıklarla dolu bir görüntü arzetse de Efendimiz (sav) cahiliye âdetlerinden uzak kalmış ve ömrünü, hususiyetle gençlik dönemini, eşine az rastlanır haya örnekleriyle süslemiştir. O'nun gençliğinde halk Kâbe'yi çıplak bir şekilde tavaf etmeyi âdet edinmişken Efendimiz (sav), gerek tavafta gerek sair vakitlerde hiçbir zaman böyle bir tutuma yeltenmedi. Kötülüklerin yer aldığı meclislere gitmekten haya etmiş, çirkinliklerden bahsetmemeye özen göstermişti. Efendimiz (sav), haya hakkında en güzel öğüdü ashabına şöyle ifade buyurmuştur: "Haya insan için zinettir…"
Haya duygusu, yanlıştan uzaklaştırır
Gençlere haya duygusunu anlatırken Allah'tan (c.c) utanmanın önemine değinmeyi ihmal etmemeliyiz. Çünkü Allah'tan utanmak, hayanın hem kökü ve hem de meyvesi mesabesindedir. Allah'tan utanan bir kul, o utancı sayesinde insanlardan da haya eder. Allah'a karşı duyduğu haya hissiyle dini müeyyidelere tâbi olur.
Bir gün İbn-i Ömer koyun otlatmakta olan bir çocuğun yanına giderek koyunlardan birini kendisine satmasını ister. Çocuk, satamayacağını çünkü koyunların kendisine ait olmadığını söyler. İbn-i Ömer, “Sahibine, ‘Koyunu kurt yedi!' dersin. Böylece para da cebinde kalır” der. Çocuğun cevabı kendisindeki güzel ahlakı yansıtır: “Sahibime ‘kurt yedi!' diyeceğim. Peki söyle bana, Allah (c.c) bunu görmeyecek mi!...”
Haya duygusu kişiyi yanlış işlerden alıkoyar. Efendimiz (sav), "Utanmıyorsan dilediğini yap!" buyururken, insanın fıtratında bulunan haya hissinin nasıl kuvvetli bir otokontrol sistemi olduğuna dikkat çeker. Hayanın sembolleştiği Peygamberlerden biri olan Yusuf Aleyhisselam, ona yaklaşmayı arzu ettiğinde odadaki putun üzerini örten Züleyha'ya neden böyle yaptığını sormuştu. “Puttan utandığım için” demişti Züleyha. Yusuf Peygamber'in sözleri manidardı: “Sen sahte olan ilahından haya ediyorsun, ya ben Rabbim'den nasıl utanmam!”
Utanma duygusuna sahip gençlerimize her zamankinden daha çok muhtaç durumdayız. Çünkü haya eden bir genç, ne ebeveyninin ne de kanunların ikazına ihtiyaç duyar. Hayası onu kötülüklerden uzak durmaya sevk eder.

umut55
03 Mayıs 2011, 18:33
Gerdek Gecesi
Evlenmiş karı ve kocanın ilk defa bir araya geldikleri gece. Bu buluşmanın özelliği, kadın ve erkek için daha önce bilinmesi mümkün olmayan maddî ve manevî mahremiyetin ortadan kalkmasıdır. Çünkü o geceden önce, ayrı dünyalarda yaşayan iki insan, birbirlerine yaklaşarak aynı hayatı paylaşma durumuna gelmişlerdir. Bunun da ötesinde, aile olarak belirli hak ve görevleri "fiilen yaşama" olayını başlatmışladır.
Gerdek gecesini, sadece cinsî yönden iki farklı cinsin birbirlerini tanıması olarak görmemek gerekir. Bu beraberlik aynı zamanda, manevî ve hissî bir bütünleşmenin de başlangıcı olmaktadır. Olgunluk seviyesine gelen iki gencin, ondan sonraki hayatları belirli bir ölçü ve plan dâhilinde sürecektir. Bu bakımdan gerdek gecesi; son derece ciddî ve ağır sorumluluklarla dolu bir hayatın başlangıç anıdır. Tek kelime ile bir planlama kararının verileceği zamandır. İki çift, paylaşacakları hayatta birbirleri için düşündüklerini açıkça anlatacak ve karşılıklı olarak yekdiğerinden beklediği tavır ve davranışları konuşacaklardır.
Gerdek, İslâmî bir olaydır.
Çünkü gerdek olayında gözümüze çarpan olağanüstü durum, kadın ve erkeğin meşrû ölçüler içerisinde bir araya gelmesi ve evlilik gibi büyük bir hadisenin düşünülüp, tartışılarak gerçekleştirilmesidir.
Gerdek olayında, birbirlerini uzaktan tanıyan iki çiftin yakın bir temas ile ve ciddî bir ortamda karşısındakini ölçülü bir şekilde değerlendirmesi söz konusudur. Çünkü evlilik ile yeni bir hayata başlangıçta, karşıdaki insan, bütün özellikleri ile tanınmak durumundadır. İslâmî mahremiyetin olmadığı durumlarda ve günümüz gibi kadın-erkeğin birbiriyle ölçüsüz ve gayrî ciddî bir biçimde bir araya gelmesi hâli, gerdek olayına gerek duyurmamaktadır. Çünkü olayda ne bir mahremiyet, ne de geleceğe dönük ciddî bir hesap bulunmaktadır. Taraflar; ya kendilerini bekleyecek akıbetlerden habersizdirler veya bir araya gelişlerinde sadece "cinsel tatmin" ağır basmaktadır.
Dolayısıyla bazen bu tür gayrî meşrû ilişkilerde "evlilik" gibi bir müesseseye bile ihtiyaç duymayan insanlar görülmektedir. Tabii ki bu tür ilişkilerin sonu, büyük acılar ve felâketlerle bitmektedir.
İslâm'daki evlilik, cinsî duyguların dinî bir program çerçevesinde ve beşerî aşkın en temiz özellikleri ile biçim kazanmasıdır. Elbette ki bu temiz ve saf beraberlik, gerdek gecesi gibi başkalarının malûmu olmayan ruhî ve bedenî birlikteliğe ihtiyaç duyacaktır.

umut55
03 Mayıs 2011, 18:34
Görgü Kuralları, Adab-ı Muaşeret
Görgü kuralları; toplumların inanç, eğitim, ekonomik güç, teknolojik seviye, örf ve âdetlerine göre farklılıklar gösterir. Dünyadaki toplumların görgü kuralları, değişik olabildiği gibi, zamanın geçmesi ve teknolojik ilerlemeler de bazı görgü kurallarını kaldırıp, yerlerine yenilerinin konulmasına sebep olur.
Görgüden maksat; bir toplumdaki insanların birbiriyle münasebetlerinde olgun, medenî davranışlar içinde bulunarak, fert ve toplumun huzurunu, rahatını temin eder. Ayrıca bunlar, çok sık karşılaşılan günlük işlerde bir nizam ve intizamın hâkim olmasını sağlar. Böylece toplum, belli bir rahatlığa kavuşur.
Türkler, Müslüman olmadan önceki hayatlarında görgüye çok önem vermişlerdir. Obalardan meydana gelen göçebe Türk boyları, beşeri münasebetlerini organize eden seviyeli ve ciddi görgü kuralları geliştirmişlerdir. Diğer bir adı töre olan bu davranışlar, örf ve âdetler olarak toplumda uyulan kurallardır. Uymayanlar çeşitli cezalara çarptırılırdı. Müslüman olduktan sonra, eski inanışlarının yanı sıra, görgülerinden dinimize uygun olmayan tarafları da bırakarak uygun olan davranış şekilleri almışlar, uygun olanlarını ise dinin verdiği aşk ve şevkle iyice pekiştirmişlerdir. Bu bakımdan milletimiz arasında yakın zamana kadar bu kurallar, âdeta yazılı olmayan birer kanun hüviyetini muhafaza etmiştir. Böylece seviyeli, huzurlu ve sistemli bir toplum hayatı yaşanmıştır. Bugün milletimizin çocuklarına büyük bir ihtimamla öğrettiği görgü kurallarının çoğu, asırlar öncesinden gelmektedir. Bunlar kısaca şöyledir:
Türk âilesinde evin reisi babadır. Âile fertleri babanın verdiği kararlara uyar ve onun arzu ve isteklerini yerine getirir. Anne, âilenin en saygıya lâyık varlığıdır. Evin iç düzeni ondan sorulur. Çocuklar, her zaman şefkat ile bakılır, iyi yetişmeleri için itina edilir. Dede ve ninelerin de beraber olduğu âilelerde, onların söz hakkı ve kararları daha önce gelir. Görgünün esasını büyüklere saygı ve itâat, küçüklere şefkat ve merhamet teşkil eder. Bu bakımdan her görgü kuralı bu temele göre şekillenmiştir.
Evde küçükler büyüklerin yanında daima edepli bulunur. Yanlarına izin alarak girer ve çıkarlar, kendilerine söyleneni dikkatle dinlerler. Büyüklerin sözüne izin almadan karışmazlar ve sözü lüzumsuz yere uzatmazlar. Kendilerine hitap edildiğinde, “Buyurun efendim” diye karşılık verirler.
Ana babanın yatak odalarına, kapıyı vurup izin almadan girmezler. Kardeşler, birbirine bağlı ve saygılıdır. Abi, abla şefkatle doludur, kendilerini küçükler karşısında mesul hissederler. Küçükler de büyük kardeşlerine hürmet gösterir, onların isteklerini yerine getirirler. onların sözlerini dikkatle dinleyip peki efendim, baş üstüne diyerek cevap verirler. Birbirinin eşya ve oyuncaklarını izinsiz kullanmazlar. Kendilerinde olanlardan birbirine ikram ederler. Kimseyi rahatsız etmez, gürültü çıkarmazlar.
Misafirliğe gitmeden önce ev sahibine haber verilir. Kararlaştırılan gün ve saatte gidilir. Evine girerken, kapının zilini çalarak veya seslenerek, izin istenir! İzin üç defa olur. İlkinde ses verilmezse, bir dakika kadar sonra, ikinci defa da ses çıkmazsa, üçüncü defa zile basmalı, yine ses yoksa, 4 rekat namaz kılacak kadar bekledikten sonra gitmelidir! Kapı aralanırsa, aradığını sormadan önce, kendini tanıtmalıdır. Evde ev sahibinin gösterdiği yere oturulur. Eşyâlar, tablolar, kütüphanedeki kitaplar izinsiz kullanılmaz. Ne ikram ederse, severek kabul edilir. Ev sahibinin o günkü hâline göre, üzüntü veya sevincine ortak olunur. Onun hoşlandığı konulardan konuşulur. Çok fazla oturulmaz. Evin içinin döşenişi, eşyaların yeri ve durumu tenkit edilmez. Giderken izin istenir, teşekkür edilir, duâ etmesi istenir ve bize de buyurun denilir.

--------------------------------------------------------------------------------

umut55
03 Mayıs 2011, 18:34
Göz Zinası
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "(Ey Resûlüm), Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan beri alsınlar ve ırzlarını zinadan korusunlar. Bu kendileri için daha temizdir. Muhakkak ki Allah, onların bütün yaptıklarından haberdardır. Mü'min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, ziynetlerini (süslerinin takılı olduğu boğaz, gerdan, baş, kol, bacak ve kol gibi yerlerini) göstermesinler. Ancak bunlardan görülmesi zaruri olan (yüz, el ve ayaklar) müstesnadır. Baş örtülerini yakalarının üstüne koysunlar..." (Nur Suresi : 31)
Yukarıdaki ayetler erkek olsun kadın olsun bütün Müslümanlara zinanın haram kılındığını bildirmektedir. Ayrıca, yine hem erkek hem kadınlara, kendilerini zinaya götürecek davranışlardan sakınmaları emredilmektedir. Yine bu ayetlerden insanı zinaya sürükleyen en önemli şeyin şehvetle namahreme bakmak olduğu öğrenilmektedir. Bu nedenle Allah Teâla, erkek kadın bütün müminlere gözlerini haramdan sakınmalarını, yani namahreme bakmamalarını emir ve tavsiye buyurmuştur.
Bakış zinanın başlangıcıdır. Bunun için gözü korumak mühimdir, "Bakıştan ne olur" diyerek bu konuda aldırmazlık gösterenler sonunda büyük felaketlerle karşılaşırlar. Kasti olmayan ilk bakıştan, kişi sorumlu tutulmamıştır. Fakat tekrar tekrar bakmak yasaklanmıştır.
Bu konuda Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Birinci bakış, sana ama ikincisi aleyhinedir."
Yabancı erkek ve kadınların birbirine göz kırpmaları, kadının gözlerini süzmesi, gözlerin zinasıdır.
Şurası unutulmamalıdır ki; şehvetle bakışın "zina" olarak ifadesi hakiki manada cinsi temasla meydana gelen zina olmayıp, belki zinaya götüren en önemli sebeplerden biri olduğunun anlatılması sebebine bağlıdır. Bunun için "göz ve dil zinası" olarak bildirilen durumların "hakiki zina" ile bir tutulması mümkün değildir.
Bir göz ki, anın olmaya ibret nazarında
Ol sahibinin düşmanıdır baş üzerinde

umut55
03 Mayıs 2011, 18:35
Gözler Nasıl Korunur
Metin Karabaşoğlu
Hayatın en açık gerçeklerinden biri, kuralsız yaşanmadığıdır. En başta, hayat, bir kuralın meyvesidir. İçinde yaşadığımız kâinat, her zerresiyle, bir 'kural'la birlikte vardır. En küçük zerreden en büyük galaksilere kadar her bir şey, bir düzene tâbidir. Tüm mevcutlar ve tüm canlılar, var oluşlarıyla, 'kural' denilen evrensel bir gerçeğin varlığını fısıldar.
Öte yandan, insan, sair mahlukların aksine, duygu ve tutkularına sınır konulmamış bir canlıdır. Karnı doymuş bir aslan, yanından geçen en körpe ceylana bile yan gözle bakmaz. Bir ağaç ihtiyacı kadar suyu alır, biraz daha almaya kalkmaz. Oysa insan, sınır konulmamış duygularıyla, hep daha fazlasını ister. Dünyayı da yutsa, yine tok olmaz. Karnı doysa, yarın için saklar. Yarın için saklasa, önümüzdeki hafta için biriktirir. İşi aylara, yıllara, çoluk-çocuğuna ve sonraki tüm nesillere kadar uzatır; durmaksızın yığar, durmaksızın biriktirir. Duygularına sınır konulmadığı için, sık sık, diğer insanların hakkına da göz diker. Hatta, başka bütün varlıkların hukukuna ilişir.
Dolayısıyla, bir 'kural'ın varlığı kadar küllî bir gerçek daha vardır: Duygularına fıtraten had konulmayan insan için, onu sınırlayan belli kurallar koyma zarureti.
Bunun alternatifi bazı insanların başka insanların hakkına saldırmasıdır. Hatta, şu asırda yaşanan ekolojik ve nükleer felâketlerin açıkça gösterdiği gibi, bütün canlıların ve bütünüyle kâinatın var oluşunu tehli***e atmasıdır.
İnsan için bir 'kural' koyma gereği böylece anlaşıldığında ise, karşımıza şu soru çıkar: Kuralı kim koyacak'
İnsanlık tarihinin belki de en can alıcı sorusudur bu. İnsan, tek bir Yaratıcının varlığını anlayarak 'Hüküm O'nundur' mu diyecektir' Yoksa, o Yaratıcıya ortaklar koşmasıyla birlikte, kural koymada da ortaklar mı icat edecektir' Meselâ, tüm kâinatta geçerli kuralları 'tabiat,' 'tesadüf,' 'zaman' ve 'kuvvetler'e mi mal edecektir' Keza, beşerî hayatta 'ben,' 'toplum,' 'çağ,' 'ulusal çıkarlar,' 'devletin bekası' gibi kural koyucular mı öngörecektir' Veya, bu unsurlardan sadece birini, meselâ kendisini kural koyucu ilan ederek 'biricik ben'e mi tapacaktır' Yahut, kural koyuculuk payesini faşizm ile devlete, sosyalizm ile işçi sınıfına, kapitalizm ile sermayedar kesime, aristokrasi ile asillere, milliyetçilik ile ırka mı verecektir'
Bir bütün olarak insanlık tarihine şekil veren en can alıcı hususlardan biri, budur. Bütünüyle düşünce tarihi, baştan sona, bu eksende döner durur. Ve dönüp kendi hayatımıza baktığımızda, o kısacık ömür içinde en temel konularımızdan biri olarak karşımıza yine bu husus çıkar.
Öte yandan, bu sorunun, insan, âlem ve kâinat anlayışımız ile doğrudan bir ilgisi vardır.
İnsanı kendiliğinden var olmuş varsayan birinin, kuralı ben koyarım demesi herhalde beklenen bir durumdur. Onu var eden devlet ise, kural koyma hakkı elbette devletindir. Keza var eden ırk ise, kuralı koyan da ırk olacak; yok eğer toplum ise, kuralı toplum koyacaktır.
Bu bakımdan, 'Kuralı ben koyarım' diyen bir kişinin, bunu temellendirmesi, yani kendi kendine var olduğunu ispat etmesi gerekir. Keza, 'Kuralı toplum koyar' diyen birinin var oluşunu topluma borçlu olduğunu göstermesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Var eden başka, kural koyan başka ise, açık bir çelişki söz konusudur.
En başta insan fıtratı, bu çelişkiyi berrak bir şekilde ortaya çıkarır. Bir anne, kendisi çocuğunu dövüyorsa bile, başkasının en ufak bir fiskesine razı olmaz: 'Sen benim çocuğumun terbiyesine karışamazsın.' Eşinin kendisine kulak asmayıp başkalarını dinleyerek hareket etmesini normal karşılayan bir koca yoktur. Sahibi olduğu fabrikayı, kendisinin görevlendirmediği birilerinin kendi akılları uyarınca yönetmesine ses çıkarmayan bir patron; memurlarının emri kendinden değil, başkalarından almasına izin veren bir müdür hayal bile edilemez.
İnsanlık tarihine mührünü vuran ve de gündelik hayatımızda yaşadığımız böylesi hakimiyet mücadeleleri bir gerçeğin altını çizer: 'Malikiyet kiminse, hâkimiyet onundur.' Diğer bir deyişle, bir şeye ilişkin kuralı, o şeyin sahibi koyar.
İşte bu sırdan olsa gerek, Kurân sayfaları arasında, insana sık sık sahibi ve maliki hatırlatılır. Tesadüfen var olmadığı, onu yapan Birinin olduğu uyarısı yapılır. Meselâ Şems sûresi, güneşe, aya, gündüze, geceye, semaya ve yeryüzüne dikkat çekerek başlar ve birdenbire insanın yaratılışına geçer. Başka birçok sûrede insana 'anılmaya değer bir şey değil' iken, 'değersiz bir su'dan aşama aşama insan sûretini alışı; doğumundan sonra acizler acizi bir vaziyette iken en saf gıdayla beslenişi; bizatihî yürümeye ve karnını doyurmaya bile kâdir değilken hadsiz nimetlere mazhar edilişi sık sık vurgulanır.
Ve bütün bunlar arasında, tekrar tekrar, şu soru sorulur: 'İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır''
Cevap bellidir. En küçük bir sineği bile birçok hikmetle yaratan, insanı elbette başıboş bırakacak değildir. Kâinatı şeriksiz ve nazirsiz idare eden, elbette insanı başka ellere teslim etmeyecektir.
Mâlik-i Zülcelâl O'dur. Mülk O'nundur. O halde, hüküm de O'nun olacak; lâf olsun diye yaratmadığı ve de başıboş bırakmadığı insan için, var ediş amacı uyarınca belli kurallar koyacaktır.
Nitekim, Kurân, bir yanda insana kâinatın mâlikini ve kendi sahibini hatırlatırken, öte yandan kurallar koyar. Bu kuralların 'şakacıktan' konulmadığı konusunda da çok net uyarılarda bulunur. Gelen emri kulak ardı eden kimi geçmiş kavimlerin akıbetine dikkat çeker sözgelimi. Yahut, 'Kuralı ben koyarım' diyen Nemrut, Kârun veya Firavun'un hüsranıyla uyarır.
Gelen her bir emir, açık bir imanî talim de taşır. Kurân'la gelen her bir kural, imanî bir hatırlatma da yüklüdür. Meselâ, duygularına had konulmayan insan, midesini doldurma pahasına ona buna saldırabilir. Oysa Kurân, o midenin ve ona giren nimetlerin Rabbi namına konuşur: 'Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz.' İnsan iki ayağını sokaktan bulmuş değildir. O ayaklar adi bir şey olup, başkalarınca verilmiş de değildir. Kurân, ayağı veren Biri namına hitap eder: 'Yeryüzünde böbürlenerek yürüme.' Kadınlara daha latif bir hal verilmiştir. Ama ola ki sahiplenir, ve nefisleri namına kullanırlar. Meselâ, sair insanları kendilerine râm edecek yürüyüşler icat ederler. Kurân, o latif biçimi veren Biri namına konuşur: 'Cahiliye kadınları gibi, vücudunun hatlarını belli edecek şekilde yürüme.' Keza, bir kudret harikasıdır göz. Bütün bir kâinatı küçük bir noktaya sığdırır, aklımızın önüne koyar. Ama insan o gözün malikini unutup, nefsine mal edebilir. Kurân, o gözün sahipsiz olmadığını, insanın da malı olmadığını hatırlatarak, o gözü veren Biri namına konuşur: 'Gözünü kaydırma.' 'Gözünü haramdan koru.'
Böylesi tüm emirler, açık bir mesaj taşır: Malikiyet kimin ise, hâkimiyet onundur. Mülk kimin ise, hüküm de onundur.
Açıkçası, böylesi âyetler bizi yaşadığımız çelişkiyi gidermeye davet eder. Çelişki, mülkü başkasına, kuralı bir başkasına vermemizdir. İnsan, gerçekten gözünün asıl sahibi ise, onu istediği gibi kullanır burada bir çelişki yoktur. Ama o göz ona emaneten verilmiş ise, asıl sahibi başkası ise, o gözü ancak o Mâlik-i Hakikî'nin izni ve emri uyarınca kullanabilir. Emaneten verilmiş olan, asıl sahibi olmadığı gözü kendi ***fince kullanamaz; çelişki buradadır. Bu çelişkiyi aşmanın ise yalnızca bir yolu vardır: Gözü, onu verenin veriş amacına göre kullanma.
İşte Kurân, bütün olarak kâinatı yaratanın, kâinat içinde insanı yaratanın ve insana 'görecek gözler' verenin O olduğunu hatırlatmasıyla birlikte emirler verir: 'Gözlerini haramdan korusunlar.'
Bu emirler, bir yönüyle celâl yüklüdür. Çünkü, emre kulak asmayanlar için, çok açık tehditler de içerir. O emri veren emanet sahibinin her şeyden haberdar olan, izzetli, hesabı çabucak gören bir Rab olduğunu da bildirir; emrine uymayanları 'vaat edilen azap'la müjdeler! Ateşin azabını tadacağı gün konusunda uyarır.
Öte yandan, celâl yüklü bu emirler, bir cemal de içerir. Onlar, meselâ şu azametli gökyüzünü ürpertici ama son derece güzel bir manzara sûretinde gözümüze arz eden; dağların ve dağ gibi dalgaların azameti içinde eşsiz bir güzellik ve son derece hayatî faydalar derceden bir Rabbin emirleridir. Dolayısıyla, nefse ağır gelen bütün bu emirler, esasen insan içindir. Hatta, nefsin tüm duygular üzerindeki tahakkümünü kırdığı halde, nefsin de hayrınadır. Şefkat haddi aşmış bir hırsıza seyirci kalmayı mı gerektirir; yoksa 'Vazgeç, haddini bil, cezadan kurtul' diye uyarmayı mı'
Kurân'da yer alan bütün emirlerin hem celâl, hem de cemal barındıran bir muhtevası vardır.
Kur'ânî emirlerden özellikle biri ise, açık-saçıklığın kol gezdiği, çıplak bacaklar karşısında akılların baştan gittiği, hayasızca gözler önüne serilen vücut hatları karşısında kalplerin nefislere esir edildiği bir vasatta, akıl, kalp ve ruhuna rağmen gözlerini adi bir röntgenci durumuna düşüren bizler için manidar dersler taşır:
'mümin erkeklere söyle: Gözlerini harama kapasınlar, ırzlarını da korusunlar. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah onların yapmakta olduklarından haberdardır.'
Bu âyetin ardından, hanımlara yönelik bir âyet gelir. Bu âyette de, her iki emir tekrarlanır.
Her iki âyetin başlangıç hitabı manidardır: 'mümin erkeklere söyle...' 'Mümine kadınlara söyle...'
Açıkçası, iki âyet de 'iman' vurgusu taşır. Devamla gelen emre uymanın 'iman'la ilgisini açıkça gözler önüne seren bir vurgudur bu. Her iki âyet, 'gözünü haramdan koruma'nın ancak mümin için söz konusu olduğunu; onun da bunu imanı derecesinde başarabileceğini ihsas eder. Saniini ve Sahibini tanımayan biri, gözün kendisine Rabbi tarafından verilmiş bir emanet olduğunu hiç mi hiç tanımaz. Gözü emanet olarak tanımayan biri, elbette, onu emanet sahibinin emir ve izni dairesinde kullanma yükümlülüğünü de derk etmez. Bunu derk etmeyen biri, elbette, aksi halde emanete hıyanet edeceğini de düşünmez. Sonuç olarak, böyle birinin gözünü haramdan koruması söz konusu olamaz.
Aynı şekilde, bir Yaratıcıya inandığı halde, o inancı hayatına taşımayan; yalnızca kendisini darda hissettiği anlarda bir 'emniyet sübabı' veya bir 'yedek lastik' olarak o imana müracaat eden bir gaflet ehli de bu emre kulak asmayacaktır. İstese bile, asamayacaktır. Çünkü, iç dünyasını her daim o Yaratıcının huzurunda olma şuuruyla diri ve uyanık kılmayan biri, vitesi boşalmış bir araba yahut dümensiz bir kayık misalidir. Eğime ve akıntıya uyar, nefis ve hevası onu nereye sürüklerse, oraya sapar. Vicdanı onu Yaratıcının emri ve de ahiret konusunda uyarsa bile, bunun bir faydası olmaz. Çünkü, ahiret o gaflet anında çok uzaklarda gözükür. Oysa, önünde nefsinin iştihasını kabartan bir manzara vardır. Ve nefis tam bir miyoptur; yalnız önündekini görür, ileriyi görmez, âhireti düşünmez.
Aynı şekilde, bir Yaratıcıya inanan, ama onu esma-i hüsnasıyla tanımayan biri de bu emri uygulamakta zorlukla karşılaşacaktır. Sözgelimi o Yaratıcıyı Hakîm ismiyle tanımayan; her bir mevcuda birçok hikmetler yüklediğini; meselâ bir ele veya bir ağaca binlerce vazife gördürdüğünü bilmeyen biri, o emirde de hikmet görmeyecektir. Görmediği için de, o hikmetli emre uymayacaktır.
Keza, meselâ Rahîm ve Hannân ismini tanımayan biri de bu emre uymakta zorlanacaktır. Kâinat, her bir mevcuduyla, küllî bir rahmet ve şefkat hakikatini fısıldar. Her âciz, acziyetine mukabil, eşsiz bir merhamet ve şefkatle doyurulur 'her şeye ihtiyacına en uygun rızkı hazırlayan eşsiz bir Rahman-ı Rahîm'dir O. Hem, acziyetin büyüklüğü ölçüsünde, muhatap olunan merhamet ve şefkat de ziyadeleşir. Bebekler ve yavrular, bunun en açık örneğidir. Böylesi bir merhamet sahibi, elbette, eşsiz bir pırlantayı demirciler çarşısında hurda fiyatına satmaya kalkışan insanı rahmeti ve şefkati gereği uyarır. Ona verdiği gözün ne kadar da değerli olduğunu; onu harama kaydırmanın benzersiz bir elması basit bir cam parçası, eşsiz bir mücevheri bir hurda demir yerine koymak anlamına geldiğini bildirir. Oysa, o göz, haramdan uzak kılınsa, Rabbi namına bakacağı sayısız güzelliğin yanında, yine Rabbi namına kendi helâline de bakacaktır. Ama, bu helâl-haram, emir-nehiy dengesi içinde gözün Sanii ve Sahibi her zaman hatırda olacaktır. Çiçeğe de baksa, eşine de baksa, bakışını emr-i ilâhî belirlediği sürece, O'nu hatırda tutarak, O'nun namına, O'nun sanatını takdir ve tefekkür hesabına bakmış olacaktır. O göz, bütün kâinatı sayısız hikmet ve güzellikler içinde yaratan bir Rabbe nisbetle eşsiz bir değer kazanacak; otuz senede sönmeye yüz tutan basit bir et parçası hükmünde olmayacaktır. Ki, her şeye gücü yeten bir Kadîr-i Rahîm, verdiği gözü O'nun namına kullanan bir kuluna, bütün o sanatlı yaratışındaki sayısız güzelliği O'nun namına temaşa etmesi için, ebedî cennetlere lâyık gözler de verir! Buna muktedirdir.
Öte yandan, o emrin sahibini Rahman, Rahîm ve Hannân isimleriyle tanımayan biri, bütün bu anlamlardan uzak olacaktır. Emrin içerdiği rahmet ve şefkati göremediği için de ya emre zoraki uymaya çalışacak; açıkçası, pek de uyamayacaktır.
Bu bakımdan, her iki âyet, daha en başta 'mümin erkekler' ve 'mümine kadınlar' tanımıyla, meselenin kilidini açmış olur. Oysa, çoğu kez bu kilit nokta kaçar gözümüzden. O yüzden, kapıyı zorlayarak açmaya çalışırız. Açamadığımız, gelen emre layığınca uymayı başaramadığımız için de, içimizi hem suçluluk, hem de ümitsizlik duygusu kaplar. Oysa, daha en baştaki iman anahtarına hakkını versek, gerisi daha kolay gelecektir 'tıpkı, bir emir vahyolunduğunda, tereddütsüz uyan sahabiler gibi. Sahabilerin emri duymaları ile emre uymaları arasında, bizim yaşadığımız gibi uzun zaman fasılaları olmadığı bilinen bir vâkıadır. Çünkü, onlar Kur'ân-ı Hakîm'in verdiği iman dersini, Resul-i Ekrem'in (a.s.m.) sunduğu marifetullah ve muhabbetullah talimini hakkıyla özümsemişlerdir. Vahiyle gelen her emri, bütün âlemleri ve insanı yaratan; hikmeti, rahmeti, şefkati ve kudreti sonsuz; bütün güzel isimler O'nun olan bir Rabb-ı Rahîmden bildikleri için, teslimiyette ne bir tereddüt, ne bir gevşeme, ne bir zorluk göstermişlerdir.
Hem, o emri veren, insanı bu fıtratla yaratandır. İnsan için en fıtrî ve en uygun hali, Fâtır-ı Hakîm'den başka kim bilebilir' Kim o fıtratı verenin üstünde söz söyleyebilir'
Fâtır-ı Hakîm, bu emriyle, bizi fıtratımızın gereği olan bir duruma davet eder. Gözünü haramdan sakınmama, her önüne gelene bakma, fıtratla çelişen bir durumdur. Çünkü, insana verilmiş hadsiz duyguları tek bir duygunun emrine verir. İradesini hükümsüz bırakır. Şu çağda örnekleri çok açık biçimde görüldüğü üzere, bütün hayatını, bütün dünyasını ve bütün düşüncesini uçkurunun hizmetine veren insan bozması kişilikler ortaya çıkarır. Nitekim, bugün nice göz harama bakarken, nice el, nice dil, nice akıl, nice ayak, nice hâfıza da ona eşlik etmektedir. Bir araya geldikleri anları gördükleri haram manzaraların sözünü ederek geçiren; yalnız kaldıkları zamanı da yine o haram manzaraların hayaliyle harcayan nice insan mevcuttur. Nice gözler, nice akıllar, nice ömürler bu yolda heder olup gitmektedir. O kadar ki, bu ruh hali içinde, gördüğü her insanı yalnız maddî bir sûrete indirgeyen, hatta o maddî sûretin de yalnızca belli kısımlarına bakan marazî kişilikler ortadadır. Başka bir amaçla söylenen sözlerden dahi cinsel çağrışımlar çıkaran marazî tipler mevcuttur.
Gözlerin harama kaymasının imanî bir zaafın eseri olup bu zaafı giderek beslemesinin yanı sıra, insanı insanlıktan sukut ettiren böyle bir boyutu da vardır. Bütün kâinatı kapsayıp kuşatacak duygu ve kabiliyetlerle donanmış insanı uçkuruna hapsettiren; karşı cinsten olan insanları belli organlara indirgeyen; 'insan' tarifini bu denli bayağılaştıran bir boyuttur bu. Bu halin aile ve toplum hayatında getirdiği olumsuzluklar ise, işin ayrı bir yönüdür.
Peki, bu açıdan bakılırsa aslında bütün insanları ilgilendiren bu konuda Kur'ân neden yalnızca 'mü'minler'i muhatap almaktadır'
Çünkü, insan ancak imanının derecesi nispetinde bu emrin içeriğini anlayabilir. Ancak imanı derecesinde gözünü Rabbinin yarattığı güzellikleri Rabbi namına ve Rabbinin izni uyarınca kullanma yükümlülüğünü kavrayabilir. Ancak imanı ile, gözünü nefsin elinde adi bir röntgenci kılan her tavrın emanete hıyanet anlamı taşıdığını bilebilir.
Ve ayrıca, insan ancak imanı derecesinde gözünü haramdan koruma iradesi gösterebilir.
Yoksa, imandan nasiplenmeyen en iradeli, en mert ve makamca en yüksek insanların bile gözünün önüne bir haram iliştiğinde nasıl basitleştiğine ve bayağılaştığına dair bir dizi gözlem hemen her insanın hafıza kaydında vardır.
Her iki âyetle gelen 'gözünü haramdan koruma' emrinin manidar bir veçhesi de, öncelikle içe dönük bir çabayı emrediyor olmasıdır. Gerek mümin erkeklere, gerek mümine kadınlara söylenen ilk söz 'Gözünüz önüne gelen haramları ortadan kaldırın' değildir: 'Sen gözünü koru.'
Bu, Kurân'ın önceliği insana veren, düğümü fertlerde çözen genel üslubunun manidar bir yansımasıdır. Çünkü, problemin kökü, 'dış dünya'da değildir; içimizdedir. İç dünyası muhkem, iman kalesi sağlam olan biri, tüm dünya haram tablolarla dolu olsa bile, sarsılıp sapmayacaktır. Dış dünyada nice haram mevcut olsa bile, imanın içerdiği haya, şuur ve uyanıklık hali içinde, Rabbinin huzurunda olduğundan gafletle, kendini pazarlayan süflîlerin peşine düşmeyecektir. Hayası, edebi, sabrı ve sebatı buna izin vermeyecektir.
Nitekim, Yusuf (a.s.) kıssası, bunun bir örneğidir. Önünde kendini tüm ziynetleriyle sunan bir dünyalar güzeli karşısında, Yusuf'un tavrı, gözünü ve sırtını dönmek olmuştur.Yusuf aleyhisselâm, Kurân'da övgüyle aktarılan bu haliyle, tüm insanlığa şu dersi vermektedir: İnsan, eğer 'gözünün sahibi'ni tanır ve O'nun emrini hakkıyla bilirse, en 'baştan çıkartıcı' manzara bile onu baştan çıkartamaz.
Ki, Yusuf kıssasının birörneğini oluşturduğu peygamber kıssaları, gün gelip koca bir toplumu kendi yolunun yolcusu kılan nebilerin, yola tek başına koyulduklarını açık açık ortaya koymaktadır. Nebiler, fıtratların bozulduğu, Allah'ın ve ahiretin unutulduğu, insanların nefislerinin istediği gibi davrandığı bir ortamda gelmişlerdir. Ortam onları değiştirmemiş, bozulmuş bir ortamda birer iman abidesi olarak sarsılmadan kalmış; sergiledikleri imanî şuur ve irade ile onlar ortamı değiştirmişlerdir.
Ortada bir 'haram' varsa,bundan uzak durmanın yolu, o haramı kaldırmaktan değil, öncelikle kendini o harama karşı korumaktan geçer. Tepeden inme halledilmiş hiçbir şer hali yoktur.O takdirde belki şer zahiren ortadan kalkmakta, yeraltına çekilmekte, ama içten içe, alttan alta varlığını sürdürmektedir. Aslolan, sokak manzaralarına el atmak değil, gözlerimizi bu 'haram'lardan korumamızı mümkün kılan bir imanî donanıma ulaşmaktır. Bu yol diğerine göre daha zor ve uzun gözükür. Oysa kısa ve kolay olan, işte bu yoldur. Diğerinde yalnızca 'görüntü' kurtarılmakta;hastalık satıh altında öylece kalmaktadır. Yusuf misali bir imanî donanıma erişip Rabbin emaneti olan gözleri Rabbin rızasına uygun bir şekilde kullanıp 'haram'dan koruma cehdiyle yaşanırsa, haram tüm dünyada kol gezse dahi, gözler ondan sakınacaktır.
Kaldı ki, haram manzaralar esasen gözlerin harama bakmaya talip olduğu bir ortamda arz edilir. Züleyha'yı hidayete getiren, Yusuf'un onun sergilediği harama karşı gözünü sakınması değil midir' Meselâ kadın çıplaklığını ele alalım: Erkekler imanî bir şuura erişip gözünü haramdan koruduğunda, hangi kadın açılıp saçılarak sokağa çıkar' Onun sokağa o vaziyette çıkışının ardındaki dürtü, gözünü haramdan korumayan erkekler tarafından ziynetlerine bakılması değil midir' Demek, mümin erkekler gözlerini haramdan koruduğunda, kadınların açılıp saçılmaması yolunda en temelli adım da atılmış olmaktadır.
Bu bakımdan, tesettür emrinin, 'mümin erkekler'in gözlerini haramdan sakınmasını emreden âyetin ardından gelmesi elbette manidardır.
Nur sûresinin 30. âyeti,mümin erkeklere, 'gözlerini haramdan sakınma'larını emrettikten sonra, ikinci bir emir daha verir: 'ferçlerini [ırzlarını] koruma.' Bu da, manidar bir husustur. Zira, ferçlerin zinaya düşmesinin ilk basamağı, gözlerin harama bakışıdır. Göz harama kaydığında, irade hükümsüz kalmış ve akıl nefsin çekim alanına girmiş demektir. Gözü harama kaydıran nefis, bu haram yolculuk nihayete ulaşmadan teskin olmayacaktır. Gözü Rabbinin emaneti bilip öylece kullanmaktan uzaklaşmanın varacağı yer, fercin de Rabbin emaneti olduğundan gafletle onun bir zina aleti derekesine düşürülmesidir. İsra sûresindeki 'Zinaya yaklaşmayın' emrinin de dikkat çektiği gibi, tüm şehvanî şeylerde en kritik husus,yaklaşmaktır. Nefsin hoşuna giden, şehveti kabartan hususlarda, bir eşik noktası vardır: o geçildi mi, gerisi çorap söküğü gibi gelir. Meselâ, açık bacaklara bakan bir göz, onunla yetinmez, daha fazlasının izini sürer. Daha fazlasına eriştikçe, teskin olmak bir yana, daha da azgınlaşır. Ardından, hayal ve heves gibi duyguların da tahrikiyle, 'zina' gibi bir son durağa doğru hızla yol alır. Çünkü, 'gözü haramdan korumama' gibi eşiklerde, artık iradeyi devre dışı bırakan, insanı kalben ve vicdanen istemese bile günahın son kertesine sürükleyen şeytanî bir çekim vardır. Sonuçta, bugün gözünü haramdan sakınmayan,yarın fercini de koruyamaz. Nitekim, bir bütün olarak şu çağ ve şu toplum,bunun aşikâr örnekleriyle doludur. Öte yandan, göz haramdan sakındığında, ferçte harama bulaşmayacaktır.
Rabbimizin, öncelikle 'gözünü haramdan sakınma'yı emredişinde, şu çağda ve şu toplumda bilfiil gözlenen bir boyut daha vardır.
Son bir asır içinde, gazete ve dergi sayfaları, sinema filmleri, TV programları ile insanların giyimleri ve yaşayışları arasında, şöyle bir bağlantı karşımıza çıkar: Bütün sefahat,rezalet ve müstehcenlikler, ilk olarak dar bir kesimde kendini ifade imkânı bulmuştur. Bu kesim ya 'sosyete'dir, ya 'sanatçı'lar zümresidir yahut her ikisidir. Bu dar zümre içinde dahi, herkes aynı açık saçıklığı aynı anda irtikap etmez. Bir baloya o güne kadar kimsenin giymediği bir açık kıyafetle gelen bir sosyete kadını, belki ilk anda yadırganır; ama bir eşik aşılmış olur.İçinde böylesi bir meyil olanlar, 'yapılabilir' olduğunu görür ve yapma cesaretini 'daha doğrusu cüretini' bulurlar. Dar kesimde sergilenen bir aşırılık, gazete ve sayfalarıyla umuma arz edilir. Diğer yandan, film karelerine de benzer dozajda bir aşırılık taşınır. Bu 'kitle iletişim araçları'yla söz konusu aşırılığı seyreden toplum, göre göre, zaman içinde bunu 'kanıksar.'İlk anda ahlâksızlık olarak görüp tepki verdiği şey, göre göre 'normal'leşir.Normalleşince, kendisi de öyle yapar. Bu esnada, sözünü ettiğimiz dar kesimde daha ileri bir aşırılık sergilenmekte; o, bu kez ona tepki vermektedir. Ama üç-beş yıl sonra, göre göre onu da 'normal' görür hale gelip uygulayacaktır.
Nitekim, 'gözünü haramdan sakınmayan,' kural koyuculuk makamına 'çağ'ı, 'toplum'u ve 'kendi'ni de oturtan insanların üç-beş yıl sonra nasıl giyinip nasıl dolaşacağını bugünün filmlerinden, sosyete sayfalarından, sanatçı kostümlerinden, TV sunucularının kıyafetinden.. çıkarmak mümkündür. Bakan kanıksar, kanıksayan normal görür,normal gören uygular!
Yüzyıl önce tiyatro İslâm topraklarına girdiğinde, artistler yalnızca boynu açıkta bırakan bir türbanla sahneye çıkmışlardır. Göre göre bu tarza alışılmış; boynun açıkta kalması tesettür emrine aykırı olduğu halde, 'gözü haramdan koruma' emri çiğnendiği için, bu noktadaki hassasiyet aşınmıştır. Ardından türban da atılarak saçlar tamamen açılmıştır. Aynı şekilde, kolu bileğine kadar örten elbiselerin yerini yarım kollu elbiseler almış; bir adım sonra kolsuz elbiseler gelmiştir. Mini eteğe giden yolun başında, topuğun yalnızca bir karış üstüne çıkılan modeller vardır. Onu diz boyu modeller, onu da dizin beş parmak üstüne gelen modeller izlemiştir. Kısalma adım adım devam etmektedir.
Kısacası, hususî bir hayasızlığın umumîleşmesi görme yoluyla gerçekleşir. Göz göre göre,'kural-dışı' olan 'kural' haline gelir; anormal olan 'normal'leşir. Gerek mümin erkeklere, gerek mümine kadınlara yönelik 'gözlerin haramdan korunması' emri, işte bu umumî yozlaşmayı ta başından kesmektedir.
Gözlerin haramdan korunması,Allah böyle emrettiği içindir. Böyle emreden Allah ise, Hakîm ve Kerîm bir Rabdir. Her emri gibi, bu emrinde de bir hikmet, rahmet, kerem ve terbiye vardır.
İçki, Allah haram kıldığı için haramdır. Bu haram kılmada ise, çok hikmetler ve rahmetler saklı olduğu görülür. İrademizi iptal eden, duygularımızı uyuşturan, düşüncemizi dumura uğratan, aklımızı hükümsüz kılan bir şeydir içki. Bizi tüm kâinatta sergilenen ilahi sanatın nâzenin bir nâzırı olmaktan çıkarıp, aklını ve şuurunu yitirmiş bir bakar kör durumuna getirmektedir. Gözlerin harama bakışında da aynı durum söz konusudur. Nitekim, ciddi bir tefekkür içinde iken gözüne ilişen 'haram' bir manzaraya bakmayı sürdürdüğünde, o tefekkür halini devam ettiren biri var mıdır' Yolda yapıyor olduğumuz bir tesbihat, okuduğumuz bir vird, gözümüzü haram manzaralardan alıkoymadığımız ölçüde, aklımızdan kayıp gitmiyor mu'
Duyguları manen uyuşturma,bizi Allah'ın sanatını ve isimlerini tefekkürden alıkoyma noktasında, harama bakmanın, alkol veya uyuşturucudan bir farkı yoktur. Harama nazar da, onlar gibi, tertemiz duyguları nefsin kirli emellerine alet etmektedir. Rabbine muhatap olmak üzere yaratılmış insana emanet edilmiş göz gibi harika bir organı gayrimeşru tatminler peşinde heder etmektedir.
Âyet, bir sonraki cümlede,'gözün harama kapanması ve fercin korunması'nın, 'ezkâ' yani asıl temiz olan davranış olduğunu belirtir. Ki bu temizlik, 'tezkiye' çağrışımıyla da düşünülürse, esasen manevî bir temizliktir;düşünce ve duygu noktasında bir temizlenme halidir. Bu temiz davranış tercih edilmezse, bütün kâinatı Rabbi adına tefekkür ve tenezzühe vesile olan eşsiz bir cihaz hükmündeki göz, süflî hevesler çukuruna atılarak değersiz ve kirli kılınmaktadır.
Âyet, bir uyarıyla son bulur: 'Muhakkak ki Allah, onların yaptıklarından çok iyi haberdardır.' Genel olarak, böylesi âyetlerin sonunda 'yaptıkları' anlamını karşılamak üzere 'ya'melûn' veya 'yef'alûn' ifadesi kullanılır. Oysa bu âyette 'yesneûn' denilir. Dikkatli bir Kur'ân talebesi, bu nüanstan şöyle bir anlam çıkarır: 'Yesneûn' ifadesi, gözlerin harama bakması noktasında yapılanların 'sanatla yapılanlar cinsinden olduğuna, keza bunun bir sanayi haline geleceğine işaret eder.
Gerçekten, ilahî emre ve insanın fıtratına aykırı düşen açık saçıklık, her zaman sanat adı altında meşruiyet kazanma çabasında olmuştur. Hatta buna 'erotizm' gibi iç gıdıklayıcı ama dokunulmaz bir kılıf bulunmuştur. Bugün ortalık vücudunu bir metaya dönüştüren, bedeninin açık kalacağı yerin oranına göre fiyat belirleyen 'sanatçı'larla doludur!

umut55
03 Mayıs 2011, 18:36
Gusül Abdesti Nasıl Alınır?
Gusül (Boy Abdesti)
Gasl, yıkamak demektir. Gusül ve iğtisal da, yıkanma anlamını taşır. Din deyiminde gusül: Bütün bedenin yıkanmasıdır, boy abdesti alınmasıdır. Buna taharet-i kübra (büyük temizlik) denir. Böyle bir temizliği gerektiren hal cünüplüktür. Ayrıca kadınların hayız ve nifas kanlarının sona ermesidir. Cünüplük hali ise, aşağıda açıklanacağı üzere, şehvetle meninin atılmasından ve cinsel ilişkiden meydana gelir.
Guslü Gerektiren Haller:
a. Cünüplük: Cinsî münasebet, ihtilam ve ne şekilde olursa olsun meninin vücut dışına çıkması boy abdestini gerektirir.
b. Hayız ve Nifas (Lohusalık): Hayız ve nifas hali sona erince gusül farz olur.
Şehvetle yerinden ayrılan ve şehvetle dışarıya atılan bir meniden dolayı gusletmek gerekir. Şehvetle yerinden aynlıp, şehvet kesildikten sonra dışarıya atılan meniden dolayı da, İmamı Azam ile İmam Muhammed'e göre, gusletmek gerekir. Fakat İmam Ebu Yusuf'a göre gusül gerekmez.
Rüyada şehvetle ayrılan bir meninin, şehvet kesildikten sonra dışarıya akıtılmasını sağlamak için tenasül organını tutmak ve sonra dışarıya akıtmakta, misafir ve soğukta bulunanlar için İmam Ebu Yusuf görüşünü seçmekte kolaylık vardır. Bu yönden bu görüşün tercih edilmesini uygun görenler vardır. Bakmak ve dokunmak suretiyle şehvetle gelen meniden dolayı da gusletmek gerekir.
Cinsel ilişki halinde sünnet yerinin veya o kadar bir kısmın duhulü ile, buluğ çağına ermiş erkek ve kadının gusletmeleri gerekir. Meninin gelip gelmemesine bakılmaz. Bunlardan yalnız biri buluğ çağına ermiş ise sadece ona gusül gerekir, diğerine gerekmez. Ancak buluğ çağına yaklaşmış bir devrede ise, yıkanmadan namaz kılmasına izin verilmez. Namaza devam için taharette tedbirli olmak lazımdır. Bu ve buna benzer hangi haller olursa olsun ihtiyat olan yol gusletmek suretiyle şüpheli hallerden sakınmaktır.
Uykudan uyanan kimse, yatağında, çamaşırında veya bedeninde bir yaşlık görünce bakılır: Eğer rüyada cinsel ilişkide bulunduğunu hatırlıyorsa, gusletmesi gerekir. Yaşlığın meni olup olmamasında şüpheye düşmesi bir önem taşımaz. Ancak ihtilam olduğunu hatırlamadığı takdirde, yaşlığın mahiyetinin ne olduğu üzerinde durulmaz ve gusül gerekmez. Çünkü akıntının şehvetle geldiği bilinmemektedir. Bu mesele İmam Ebû Yusuf'a göredir, İmamı Azam ile İmam Muhammed'e göre, gelen akıntının mezi olduğunu anlıyorsa, gusl etmesi gerekmez. Fakat meni olduğunu biliyor veya şübheye kapılıyorsa, gusletmesi gerekir. İhtiyata uygun olan da budur. Onun için fetva buna göredir.
Yatağından uyanıp kalkan kimse, ihtilam olduğunu hatırladığı halde, tenasül organında bir yaşlık görse gusletmesi gerekir. Ayakta veya oturduğu yerde uyuyan kimse, uyanıp da bu organında bir yaşlık görse, bakılır: Eğer bu yaşlığın meni olduğuna kanaati varsa veya uyumadan önce bu organı hareketsiz bir halde idi ise, gusletmesi gerekir. Fakat böyle bir kanaati yoksa ve tenasül organı da önceden uyanık durumda idi ise, gusletmesi gerekmez. Bulunan yaşlığın mezi olduğuna hükmedilir. Çünkü organın uyanık olması, mezinin çıkmasına sebeb olur.
Sarhoş veya bayılmış olan bir kimse uykusundan uyanıp da, kendisinde meni bulacak olsa, gusletmesi gerekir. Mezi bulacak olsa yıkanması gerekmez.
İdrarını yaparken, tenasül organı uyanık olduğu halde meni gelse, yıkanması gerekir. Organ uyanık olmayınca; gusletmek gerekmez, çünkü uyanıklık şehvetin bulunmasına delildir.
Bir erkek veya bir kadın rüyada ihtilam olsa da, meni dışarıya çıkmış olmasa, yıkanmak gerekmez. İmam Muhammed'e göre, böyle bir kadının ihtiyat olarak yıkanması gerekir. Çünkü kadından çıkacak bir sıvının yine ona dönmesi ihtimali vardır.
İhtilam olan veya cinsel ilişkide bulunan bir kimse, idrarını yapmadan veya çokça yürümeden veya yatıp uyumadan yıkansa da, sonra kendisinden meninin arta kalan kısmı çıkacak olsa, ikinci kez yıkanması gerekir. Fakat idrarını yaptıktan veya epeyce yürüdükten veya uyuduktan sonra şehvetsiz olarak gelecek meni guslü gerektirmez. Çünkü bu durumda o meni, yerinden, şehvet olmaksızın ayrılmış bulunur. Yine bir kadından, yıkandıktan sonra, kocasının menisi çıkacak olsa, tekrar gusletmesi gerekmez.
Bir yatakta yatıp uyuyan iki kimse, uyandıkları zaman ihtilam olduklarını hatırlamayarak yatakta meni gibi bir yaşlık görseler veya kurumuş meni görüp de o yatakta kendilerinden önce başka bir kimse yatmış olsa bu durumda meninin kime ait olduğu bilinmese, her ikisinin de ihtiyaten yıkanması gerekir.
Şehvet olmayıp da döğülmeden, ağır bir yük kaldırmadan ve yüksek bir yerden düşmeden dolayı meni gelmesiyle gusül gerekmez.
(İmam Şafî'ye göre bu hallerde de gusül gerekir.)
Yerinden şehvetle ayrılan bir meni, bedenin dışına veya dış hükmünde olan yere çıkmadıkça gusül gerekmez.
Bakire bir kızın bekaretini yok etmemek sureti ile yapılan bir ilişkide meni gelmeyince gusül gerekmez; çünkü bekaret, sünnet yerine kadar duhule engel olmuş demektir.
Cünüplük, hayız veya nefselik (loğusalık) halinde iken, gayrimüslim bir kadın veya gayrimüslim bir erkek ihtida etse, gusletmesi farz olur. Hayız veya nefseliği son bulmuş olsa da, yıkanmamış bulunsa, yine gusül gerekir. Fakat yıkanmış bulunan veya henüz cünüplük, hayız ve nefselik haline düşmemiş olan erkek veya kadın gayrimüslim ihtida etse, yıkanması mendub olur.
Gusül Nasıl Yapılır:
Gusletmek isteyen bir kimse önce besmele okur ve : "Niyet ettim Allah rızası için gusletmeye" diye niyet eder. Elleri bileklere kadar yıkadıktan sonra edep yerlerini temizler. Bundan sonra sağ avucuyla ağzına üç kere su alır ve her defasında ağzını boğazına kadar gargara şeklinde çalkalar. Oruçlu ise boğazına su kaçmamasına dikkat eder. Sağ avucuyla burnuna, genzine kadar 3 defa su çeker, her defasında sol eliyle burnunu temizler. Bundan sonra tıpkı namaz abdesti gibi abdest alır.
Abdest aldıktan sonra önce başına, sonra sağ, daha sonra da sol omuza 3'er defa su döker ve vücudunu yıkar. Suyu her döküşte elleriyle vücudunu iyice ovuşturur. İğne ucu kadar kuru yer kalmaksızın vücudun her tarafını güzelce yıkar. Gusülde bıyık, saç ve sakal diplerine suyun iyice işlemesi için ovuşturulur. Göbek boşluğu, küpe delikleri dikkat edilerek yıkanır. Böylece gusül abdesti almış oluruz.
Guslün Farzları:
1. Ağza su alıp boğaza kadar çalkalamak.
2. Burna su çekip yıkamak.
3. Bütün vücudu ıslanmayan yer kalmayacak şekilde yıkamak.
Guslün sünnetleri:
1. Gusle niyet etmek.
2. Besmele ile başlamak.
3. Bedenin bir tarafında pislik varsa onu önceden güzelce temizlemek.
4. Avret yerini yıkamak
5. Gusülden evvel abdest almak.
6. Bedenine 3 defa su dökmek ve suyu bedenin her tarafına ulaştırmak.
7. Su dökünmeye baştan başlamak, sonra sağ omzuna, sonra sol omzuna dökmek ilk defa döktüğü zaman bedeni ovmak ve suyu bedenin her tarafına ulaştırmak.
8. Ayağının olduğu yere su birikirse, abdest aldığı zaman ayak yıkamasını sonraya bırakmak.

umut55
03 Mayıs 2011, 18:36
Halvet-i Sahiha
Halvet, kelime anlamıyla bir yerde yalnız kalmak anlamına gelir. Sahih halvet ise, eşlerin hiç kimsenin göremeyeceği ve istekleri dışında kimsenin göremeyeceği ve istekleri dışında kimsenin giremeyeceği kapalı veya kapalı sayılan bir yerde yalnız kalmaları demektir. Bazı bakımdan zifafla aynı sonuçları doğurmaktadır. Hükmü zifaf diyebileceğimiz bu durumda da kadının mehrin tamamı üzerindeki hakkı kesinleşir.
Karı ve kocanın birinde cinsel ilişkiyi engelleyen bir durum bulunmazsa halvet sahih olur. engel ya hastalık, küçüklük, çelimsizlik gibi fert bir durum veya farz olan namaz, farz olan oruç, hacda ihramda bulunma, hayız ve nifas gibi şer'i bir hüküm olabilir. Yanlarında kör, uykuda çocukta, biri olsa ve yukarıdaki engellerden bir bulunursa halvetin sağlığını bozar. İktidarsızlık halvet mani değildir.
Sahih halvet, gusül almayı, kızların erkeğe haram olmasın üç talakla boşanmış eşin ilk kocasına dönüşünü ve mirasçı olmayı gerektirmez. Sadece iddet beklemeyi, nafaka ve mehri gerektirir.
Sahih bir evliliğin ardından mehir borcunun doğabilmesi için evlenen kadın zifaf için hazır olmalı ve aralarında sahih halvet vuku bulmalı ve taraflardan birisi nikahtan hemen sonra ve ve zifaf veya halvetten önce ölmüş bulunmalıdır.
Nikah akdi yapıldıktan sonra, fakat zifaf veya sahihi halvetten önce bir ayrılık vuku bulursa ayrılığa kimin sebep olduğuna bakılır. Eğer ayrılığa erkek sahip olmuşsa mehirin yarısını kadına ödemelidir. Kadın olmuşsa bir şey gerekmez.

umut55
03 Mayıs 2011, 18:37
Hamile Eşle İlişkide Bulunmak
Hamileliğin devamı süresince ilişkide bulunmak helaldir.
Doğum öncesinde ilişkiyi yasaklayan açık bir ilahi buyruk yoktur.
Eşler, aralarında zararsız bir ilişki metodu geliştirebileceklerinden, olmaması da tabidir.
Ancak, hamile eşin özel durumu sebebiyle belirli sürelerle de olsa tıp bilginlerinin yasaklayacağı ilişkiyi, dini bir yasak şeklinde değerlendirebiliriz.
Değerlendirmeliyiz de. Zira Allah'ın ve peygamberlerinin bildirileri ve kesinlik kazanmış hususlarda tecrübeye, daha genel bir ifadeyle ilim verilerine uymak, İslami bir kuraldır.
Hastalıklı Eşle İlişkide Bulunmak
Ay hali ve loğusalık dışında cinsel görevlerin ertelenmesini mazur gösterebilecek tek geçerli sebep ise hastalıktır. Ancak her hastalık ve her derece hastalık pek tabiidir ki sebep gösterilemez.
Dindar veya ilmi ideolojiyle yorumlayan mütehassıs doktorların ilişkiyi zararlı buldukları durumlarda hastalık, hiç şüphesiz erteletici makul bir sebeptir.
Tedavi süresince ilişkiye girilmemesi gerekir

umut55
03 Mayıs 2011, 18:37
Hanımınızla İyi Geçinmek
Sual: Beş vakit namazını kılan ve tesettürlü yani saliha hanımım var ancak ev işlerinde çok gevşektir. Ütüyü geç yapar, çamaşırları geç yıkar. Yemekleri tatsız tuzsuzdur. Bunu bırakıp da dört dörtlük birisi ile evlenmem uygun mudur?
Cevap: Din kitaplarında yazıyor ki, kadın çamaşır yıkamaya, yemek pişirmeye ve hatta çocuğuna bakmaya mecbur değildir. Mecbur olmadığı işlerde onu, çamaşırcı, aşçı, hizmetçi gibi kullanmaya kimsenin hakkı yoktur. Yer yüzünde dört dörtlük kadın olmaz. Hepsinin iyi yönü olduğu gibi kötü yönü de olabilir. Bir atasözü var: "Elin karısı ele kız, elin tavuğu ele kaz görünür derler." Kadından çok şey beklemek, dini bilmemenin alametidir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
«Kadın, eğri kaburga kemiğinden yaratıldı. Hiç bir şekilde tam doğru olamaz. Onu doğrultmaya çalışırsan kırarsın. Kırılması boşanması demektir.» (Buhari)
Kurân-ı Kerîm'de, insana gelen musibetlerin, günahları sebebiyle geldiği bildiriliyor. Fudayl bin İyad hazretleri, «Eşim huysuzluk yapınca, dine aykırı bir iş yaptığımı anlardım. Hemen o şeye tövbe edince, eşimin huysuzluğu da giderdi. Böylece tövbemin kabul edildiğini de anlardım» buyurdu. O halde, Müslüman erkek, eşi ile iyi geçinir.
Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Hanımlarınızı üzmeyin. Onlar, Allah-u teâlânın size emanetidir. Allah'ın emanetine yumuşak olun, iyilik edin!) [Müslim]
şu halde kimin emaneti olduğunu düşünmeli, Allah'ın emanetine hıyanet etmemeli.
Erkek, hep kendini kusurlu görmeli, (Ben iyi olsaydım, o böyle olmazdı) diye düşünmeli. Eşinin iyiliğini, iffetini Allah-u teâlânın büyük nimeti bilmeli. Onun huysuzluklarına iyilikle muamele etmeli, iyiliği çoğalıp, her işi seve seve yapınca, ona dua etmeli ve Allah-u teâlâya şükretmeli. Çünkü, uygun bir kadın büyük bir nimettir. İyi davranmak, sadece hanımı üzmemek değil, onun verdiği sıkıntılara da katlanmak demektir. Yani bir erkek, ben iyi bir kocayım diyorsa, hanımından gelen sıkıntılara katlanması gerekir. Hadis-i şerifte, «Hanımının kötü huylarına katlanan erkek, belalara sabreden Eyyüb aleyhisselam gibi mükafatlara kavuşur.» buyuruldu. İyi Müslüman olmak için hanım ile iyi geçinmek şarttır. Allah-u teâlâ, «Onlarla iyi, güzel geçinin!» buyuruyor. (Al-i İmran 19)
İyi geçinme, güzel geçinmek, ne demektir? İyi erkek, sadece eşine kötülük etmeyen değil, eşinden gelen sıkıntılara da katlanandır. Eğer bir erkek, eşinden gelen sıkıntılara katlanamıyorsa, iyi birisi olduğunu iddia edemez, buna hakkı da yoktur.
Mürşid-i kâmil olan büyük zatlar, talebelerine, "Hanımını üzeni sevmeyiz. Allah-u teâlâ evin içini hanıma vermiştir. Bir erkek evin içine ne kadar çok karışırsa, dünyada ve ahirette o nispette çok sıkıntı çeker” buyururdu. Üç hadis-i şerif meali şöyledir:
«İman yönünden en üstün mümin, hanımına, en iyi davranandır.» (Tirmizi)
«Eşine güler yüzle bakanın defterine bir köle azat etmiş sevabı yazılır.» (R. Nasıhin)
«Eşinin haklarını ifa etmeyenin namazları, oruçları kabul olmaz.» (Mürşid-ün-nisa)
Erkek, eşinin yemeğine karışmaz, temizliğine karışmaz, ütüsüne, eşyaları düzenlemesine karışmaz. Onun dünyası evidir. İstediğini yapar. Yemek yapmamışsa, olsun peynir ekmek yeriz demesi gerekir. Tuzlu tuzsuz yapmışsa ses çıkarmaz. Yemek yanmışsa hiç görmemesi gerekir. Eğer erkek bunları yaparsa, kadın kocasına hayran olur, kendisi utanır, düzeltmeye çalışır. Aksine niye böyle yapıyorsun denirse, iş çığırından çıkar. Kadın zayıftır, tez üzülür, tez sevinir, çok şeyi bir anda silip atar. Bütün iyiliklerini unutur. Bunun için boşama hakkı erkeğe verilmiştir. Erkekten daha dirayetli, kadın olmaz mı; elbette olur, ama istisnalar kaideyi bozmaz.
Yine büyük zatlar buyuruyor ki:
«Hanım, evde hizmetçi değil, sultandır. Hanımını üzmek akıllı insanın yapacağı iş değildir. Bir Müslüman hanımını nasıl üzer, akıl almıyor. Aklı olan karı koca, birbirini üzmez. Hayat arkadaşını üzmek, incitmek, ahmaklık alametidir. Zalim, huysuz kimsenin eşi, devamlı üzülerek sinirleri bozulur. Sinir hastası olur. Sinirler bozulunca, çeşitli hastalıklar hasıl olur. Hayat arkadaşı hasta olan bir eş, mahvolmuş, mutluluğu sona ermiş demektir. Eşinin hizmet ve yardımlarından mahrum kalmıştır. Ömrü, onun dertlerini dinlemekle, ona doktor aramakla, ona alışmamış olduğu hizmetleri yapmakla geçer. Bütün bu felaketlere, bitmeyen sıkıntılara kendi huysuzluğu sebep olmuştur. Dizlerini dövse de, ne yazık ki bu pişmanlığının faydası olmaz. O halde; eşine yapılacak huysuzluğun zararı kendine olur. Ona karşı, hep güler yüzlü, tatlı dilli olmaya çalışmalı! Bunu yapabilen, rahat ve huzur içinde yaşar, Allah-u teâlânın rızasını da kazanır!»
Kadın, erkek iyi geçinmek için yalan söyleyebilir. Bir hadis-i şerif meali:
«Erkek, eşini, eşi de, beyini idare etmek için yalan söylerse günah olmaz.» (Müslim)
İbn-i Erkam hazretleri, Hazret-i Ömer'e, «Eşim, bana sevmediğini söyledi. Beni sevmeyen bir kadınla birlikte yaşayamam, ayrılmak istiyorum.» dedi. Hazret-i Ömer, kadına sordu:
- Kocana, seni sevmiyorum dedin mi?
- Evet dedim.
- Niçin?
- Bana sordu. Ben de yalan söyleyemedim. Yoksa burada yalana izin var mıdır?
- Elbette burada yalan söylemeye izin vardır. Bir kadın, kocasını sevmese de, onu üzmemek için, yalan söylerse günah olmaz.
Hanımı idare etmek, onu haramdan korumak, neşelendirmek birinci vazife olmalıdır. Evliya zatlar buyuruyor ki:
«Talebeye ne yapılırsa, hocasına gider. Evlada yapılan bir şey, babaya yapılmış gibidir. İyilik de kötülük de.»
O halde büyükleri üzmemek için saliha hanımla iyi geçinmek zorundayız. Saliha hanım, bulunmaz nimettir, Cennet nimetidir. Cennet nimetinin kıymetini bilmek, muhafaza etmek her Müslümanın vazifesi olmalı. Çocukları kavgalı, stresli bir ortamda yetiştirmemeli. Yarının büyüğü olarak yetiştirmeli. Ivır zıvır şeylerle bu hayatı kendimize, çoluk çocuğumuza zehir etmemeliyiz. Problemli ailelerin çocuklarıyla kimse oğlunu kızını evlendirmek istemez. Bu da ayrı bir konu.
Bütün sıkıntılar ölümü unutmaktan, hak ve hukuka riayet etmemekten yani dine uymamaktan ileri gelir. Bir zat anlatır:
Bir gün bana bir arkadaş geldi. Hanımı ile hiç geçinemiyormuş. Evde her gün basit şeyler yüzünden tartışma oluyormuş, bıkmış bu tartışmalardan, artık ondan ayrılmak istiyordu. Bunların münakaşaları yüzünden iki taraf aileleri de birbirine girmiş. Hanımı bunun tarafına, bu da hanımının tarafına düşman vaziyette. Kanlı bıçaklı deniyor ya aynen öyle imişler. Yine bir gün perişan bir vaziyette geldi, hiçbir nasihat dinleyecek halde değildi. Ya Rabbi, ben buna ne diyeyim diye düşündüm. Sonra ona, “Ayrılsan da fark eden bir şey olmayacak, bir ay kadar ömrün kaldı, ne istiyorsan git yap” dedim. Bu sözü duyan arkadaş şok oldu, rengi attı, yine perişan bir durumda çıkıp gitti.
Sonra arkadaşlardan ve kendisinden dinlediğim için ne yaptığını anlatayım. Kapıdan çıkar çıkmaz özel kalemdeki arkadaşlarla helalleşmeye başlamış. Rastladığı herkesle helalleşiyormuş. Eve gidince kavgalı hanımına, "Hatun, gel" demiş, "bunca zamandır seni üzdüm, sana iyi kocalık yapamadım, istediğini alamadım, hakkına riayet edemedim, ne olur beni affet, bana hakkını helal et" demiş. Tabii bunu ağlamaklı diyor, gerçekten diyor.
Hanımı bakmış, Allah Allah, bu adama ne oldu da böyle şeyler yapıyor, acımış ona, bey demiş, sen hakkını helal et, ben hep edepsizlik yaptım, seni çok üzdüm demiş. Başlamışlar ağlamaya, sarılıp ağlaşmışlar. Sonra adam, kavgalı olduğu kayınpederlerine gitmiş. Aynı şekilde onlardan ağlamaklı olarak özür dilemiş, size iyi evlatlık yapamadım, hizmet edemedim, ne olur beni affedin, hakkınızı helal edin demiş. Onlar da şaşırmışlar, yavrum demişler, sen hakkını helal et, biz büyüklük yapamadık, sizi hoş göremedik, sizin aranızı çok zaman biz bozduk. Sen bizi affet, hakkını helal et diyerek ağlaşmışlar. Sonra hanımı da bunun kavgalı olduğu annesine babasına gitmiş. Aynı şekilde o da onlardan özür dilemiş, size iyi gelinlik yapamadım, çok edepsizlik ettim, sizi çok üzdüm demiş, helallik istemiş. Onlar da aynı şekilde mahcup olup, asıl sen bizi affet hakkını helal et, biz büyüklük yapamadık, sizi çok üzdük demişler, sarılıp ağlaşmışlar. Evde ise her gün sanki Cennet hayatı yaşıyorlar. Karı koca birbirlerine hizmet ediyor, terlik vesaire getiriyorlarmış. Bir dedikleri iki olmuyormuş.
Ama arkadaş, benim sözümü hiç söylememiş. Bir ayın dolması için günleri sayıyormuş. Günler yaklaştıkça bunun iyiliği artıyormuş, geceleri ibadeti artıyormuş. Bunun iyiliği artınca hanımının da ve ailelerin de iyiliği artıyormuş. Derken bir ay dolmuş. Ha bugün öleceğim derken, nedense ölmemiş. Kesin bir ay denmedi, bir ay kadar dendi, belki birkaç gün daha var diye düşünmüş. Birkaç gün daha beklemiş, yine ölmemiş. Sonra yanıma geldi, odadan içeri girince, "Efendim ben ölmedim" dedi. Ne ölmesi dedim. Efendim siz bana demiştiniz ki bir ay kadar ömrün kaldı, o bir ay doldu ama ben ölmedim. Kardeşim, ben senin ne zaman öleceğini bilemem, ama şunu biliyorum, ölüm var, bir gün elbette öleceksin. Ölecek adam kavga niza ile hayatını zehir etmez. şu andaki hayatından memnun musun dedim. Evet hiç tartışmamız olmuyor dedi. Haydi böyle devam edin dedim. İki çocukları oldu, gül gibi geçinip gidiyorlar. Bütün mesele ölümü unutmamak. Ölümü unutunca ne oluyor, unutmayınca ne oluyor bu açık bir örnek.[1]

umut55
03 Mayıs 2011, 18:38
Hayatı Belden Aşağı Düşürüp Uçkura Endeksleyen Medeniyet
Muhammed Şamil
Batı'nın sefih medeniyetinin en mühim özelliği, hayatı cinselliğe, zevke ve şehvete indirgemesidir. Belden aşağıya indirgenen bu hayatın her karesinde, her sözünde, her mesajında, film, sinema, tiyatro, sanat, edebiyatında hayvânî ve nefsi bir yaşam tarzı meydana gelmiştir.
Tesis edilen bu belden aşağı medeniyette bütün sanayiler hep belden aşağı odaklı olmuş, hayatın lezzetini, zevkini, sefahatini ve mutluluğunu belden aşağıya bağlamışlar, bu zevk odaklı, lezzet odaklı,sefahat odaklı medeniyetin küçük zail, cismani, süfli lezzetleri yüzünden nice hakiki mutlulukların, daimi saadetlerin, mühim zevklerin farkına varamamışlar, nice mutluluk adına, lezzet adına hayvanlık sınıfına girmişler, kalbin safi sevinçlerin, ruhun halis sürurlarını alamamışlar, nice şirin nimetlerden mahrum kalmışlar, bu mahrumiyetin neticesi olarak divane başı bozuk sürüler yığınlar halini almışlar.
Maalesef şimdi bu belden aşağı medeniyetin sefahati ve zehri Müslümanlara da sirayet etmiş, ellerindeki elmas hazineleri hükmünde olan değerleri ulviyetten sufliyete, helalden harama, kulluktan isyana doğru kaydırarak eldeki imanî lezzetleri, Kurani mesûduyitleri, ruhani sürurları, ilmi edepleri, zikri sükunetleri, elemsiz zevkleri, saadet hazinelerini ve mutluluk mücevherlerini bir kenara bıraktırıp batının hayvani, cismani, nefsânî, behimi ve şeytanı zevklerinin avcısı, dilencisi ve müşterisi yapmış..
Müslümanlar için hazcılık, zevkçilik ve cinsellik öyle bir noktaya gelmiş ki lezzetleri elde etmek yada tatmak meselesi ibadetten, kulluktan, insanlıktan şükürden daha büyük bir mesele olmuş, cismani lezzetlerin tatmin olması için ruhun daimi sürurlarından mutluluklarından vazgeçilmiş, nefsin tatmin olması için,kulluktan ibadetten vazgeçilmiş, küçük, zail, çürük lezzetler uğruna,Allah'tan, peygamberden, imandan, ahiretten ve cennetten vazgeçilecek seviyeye gelinmiş..
Bu seviyesizlikle, vurdumduymazlığın ve nemelazımcılık bizi Allah'tan Peygamber'den Kuran'dan, Ahiretten, İmandan ve İslam'dan vazgeçirecek seviyeye gelmiş, bu değerlerimizi yok edecek, zevklerimizin kaynağı membaı nereden gelmiş diye bakmayı unutmuşuz..
Sevdiğimiz şeyleri Allah, Peygamber ve din mi bize sevdirmiş yoksa şeytan ve nefis mi hep göz ardı etmişiz.
Sevdiğimiz şeylerin helalliği, haramlığını ve şüpheli olup olmadığını araştırıp öğrenmez olmuşuz.
Sevdiğimiz ve müştak olduğumuz şeyleri din tasvir ediyor mu diye akletmeyi, fikretmeyi unutmuşuz.
Sevdiğimiz şeylerin kaynağı İslam mı, yoksa Batıdan mı bize geçmiş umursamaz olmuşuz.
Sevdiğimiz şeyler Allah'ın kitabı Kur-anda var mı?. Peygamberin sünnetinden var mıdır, hayatında uygulamış mıdır merakı ve sadakatini yitirmişiz.
Sevdiğimiz şeyler bizim amellerimizi götürür mü, bizi harama itiyor mu, bizi şüpheli şeylere sevk ediyor mu kaygısını gereksiz görmüşüz.
Sevdiğimiz şeyler bizi insanlıktan, imandan İslam'dan çıkarıp hayvanlık, azgınlık, canavarlık sahillerine yaklaştırır mı muhasebesinden uzaklaşmışız.
Sevdiğimiz şeyler kalbi, ruhu, vicdanı mı daha çok memnûn ediyor yoksa nefsî ve şeytanı mı mukâyesesini yapmaktan kaçmışız.
Sevdiğimiz şeyler nefis hesabına mı seviyoruz yoksa Allah hesabına mı diye ayırt etmemişiz,
Sevdiğimiz şeylerde vasat olan orta yolu mu tutmuşuz yoksa ifrat olan başkalarının da hakkını hukukunu çiğneme ihtimali olan yolu mu araştırmaz olmuşuz.
Sevdiğimiz şeyler vicdanımız ve aklımızı ve ruhumuzu yaralıyor mu, imanımıza ilişiyor mu diye kitapları karıştırmayı unutup, akıl ve mantığımıza göre hareket eder olmuşuz,
Sevdiğimiz şeylerin fetvasını İslam âlimlerinden, fıkıhtan mı öğrenmemiz gerekir yoksa bana göre mantığına göre hareket tarzı sergileyerek cahilane bir yol ile kendi kafamıza göre mi hareket etmemiz gerekir. Sorgusunu yapmayı unutmuşuz.
Bu hayatı başıboşluğa ve serseriliğe ve dinsizliğe ve gayesizliğe mahkum eden sorgusuz, başı boş, unutulmuşluk, vurdumduymazlık, boş vermişlik, nefsi körlük, lezzet ve zevk perestlik gibi zafiyet ve hastalıklarından Müslüman bir an önce kurtulmalıdır. Onunda tabiî ki manevi cihazâtları, hissiyatları kuvveleri ve hassaları var, bu da sevdikleri, muhabbet ettikleri fantezisi, şehveti, arzuları, emelleri ve istekleri olmasını iktiza eder; ama bu cihazâtı maddi ve manevilerin meyillerini, isteklerini helal yol ile terbiye etmeli, İslâmî kriterlere göre şekillendirip muamele etmeli, istikamet vermelidir.
Müslüman, cinsel öğretileri ve ahlaki eğitimine İslam'ın ilahi ve nebevi olan nurani ve hikmetli düsturlarına göre yön vermeli, hayatını tanzim etmeli,ve şekillendirmelidir. Batının çirkef sefih, kuralsız hayvani, inançsız,yasaksız, iğrenç cinsel öğretilerine göre, hareket etmemeli,
Müslüman cinselliği batının yalancı, sahtekar, ahlaksız, imansız, ruh hastası bilim adamları ve uzmanlarından değil Peygamberin nurani ve nebevi sünnetinden öğrenip tatbik etmelidir.,
Müslüman ahlakı İslam'ın nurlu ve nûrânî kaynaklarından öğrenmeli, baştan aşağıya kadar iffet, haya, edep, fazilet ile donatılmış alimlerinden ve velilerinden talim etmelidir. Batının sefih, ruhsuz, cansız, inançsız ahlaki kurallarına göre eğitmemelidir. Yoksa Cinselliğin nezâheti gittikçe kirlenmeye, nezâfeti gittikçe çirkinleşmeye başlar.
Müslüman batının çirkin ve necim olan fantezilerine ve hayatına merak salmamalı, ailenin, insanlığın ve İslamiyet'in düşmanı olan cinsel sapkınlıklarla dolu öğretilerinden uzak durmalıdır.
Müslüman yeme, içme giyinme vb gibi ihtiyaçlarını hayvani bir seviyede değil insanı ve İslâmî bir seviyede görmelidir.
Müslüman, ef'allerinde, ahvâllerinde ve etvârlarında İslam'ın kriterlerini gözetmeli, Batı'nın dinisiz kriterlerini tatbik etmemelidir.
Müslüman batıdan ithal müstehcen filmlerine, çıplak kamplarına, karışık yaşam tarzına, fuhuş ve zina yüklü, isyan yüklü, küfür yüklü zulumatlı oyunlarına ve hayatlarına merak salmamalı, İslam'ın nurlu, nûrânî ve mübârek helâl hayat tarzını yaşamalı, ***fine kâfî gelecek daire dışına taşmamalı,
Müslüman batının sömürü odaklı, modasını, kozmetiğini, hal ve tavırlarını hayatına yansıtmamalı, ruhunu kalbini aklını bunlara hapsetmemeli,
Müslüman hayatını tuvalet,yatak ve mutfak arasına hapsetmemeli, bütün hayatını midesine ve şehvetine hizmetkar kılmamalı, himmetini milleti ve dini için kullanmalı,
Müslüman batının sefih zihniyetine takılarak sefahatin, hayvani zevklerin, şehvetinin, kuralsız yasaksız arzuların,ardından değil, yüksek ideallerin, ulvi gayelerin, yüksek fikirlerin peşinde koşmalı,
Müslüman, hayatını sefih çağdaşlar ve batılılar gibi belden aşağıya mahkum etmemeli,uçkur sevdasına ocaklar yuvalar,namuslar yıkmamalı, herkesin namusunu mukaddes bilmeli, kirletmemeli,
Müslüman, ahlaki ve cinsel öğretileri sadece salt hazcılık ve zevkçilik amacı ile değil yaratılışın gereği ve fıtratın iktizası ölçüsünde öğrenmelidir.
Müslüman, hissiyatlarını ve letaiflerini hayır yönü için kullanmalı şerre istimal etmemelidir.
Müslüman, cinselliği hayvanlığa indirgememeli hayvanlar gibi münasebetler ve durumlara girmemelidir.
Müslüman, İslamiyet'in ona çizdiği sınırlarla iktifa etmeli,helal dairesinin ***fe kafi geleceğini düşünmeli, kanat ve sabrı bilmeli, İslam'ın haramlık ve helallik çizgilerini aşmamalıdır.
Müslüman, cinselliğin asıl amacının tenasül olduğunu neslin çoğalması olduğunu bilmeli, o ilişki zahmetine mukabil olarak verilen lezzet ücretine kanaat etmeli,haram mecralara kaymamalıdır.
Müslüman, bedenin o kadar gizli ve cinsel tatmin için imkanları varken, gidip kadının veya erkeğin boşaltım sistemleri,necaset kapıları ve kanalizasyon ağızlarından lezzet ve zevk arayarak medet ummamalı, fosseptik çukurundan necaset çeken vidanjöre benzememeli,
Müslüman, ruhun kalbini aklın hissiyatların manevi lezzetlerini bedenin cismani hayvani lezzetlerine feda etmemeli,
Müslüman, Peygamberin getirdiği yüksek ahlakı bırakıp batının çirkin ve alçak hayvani ve nefsânî zehirli bal hükmündeki lezzetlerine müşteri olmamalı,
Müslüman, kendisini helal olmayan yada şüpheli veya mekruh olan bir ilişki türüne, şartlandırmayıp sabırlı olması gerekir, neticesinde ki lezzete değil haramlık, şüpheli, mekruhluk gibi durumları göz önünde bulundurarak kaçınması gerekir ,
Müslüman, hayatı belden aşağıya düşürmeden izzetle ve şerefle yaşamalı, hayatı uçkura ve cinselliğe endekslenmeden devam ettirmelidir.
Müslüman, Alemlere rahmeti olarak gönderilen Peygamber efendimizin bize tavsiye ettikleri ile yetinmeli, onun yetindiği ve kanaat ettiği mutluluklarla mutlu olmayı bilmeli..onun getirdiği nurani düsturlarla hayatını turlandırmalı, ilmin, ibadetin, kulluğun, İslam'ın, zikrin, şükrün lezzetlerini almak için gayret göstermeli böyle yaptığı takdirde peygamberin asrı saadette yaşadığı ve yaşattığı halis sürurları, safi sevinçleri, hakiki saadetleri ve şirin nimetleri ruhunda, kalbinde ve hayatında yaşar. Böylelikle evler haneyi saadet evlerine, asrı da saadet asrına döner.eğer peygamberin nurani düsturlarını tatbik etmezse, iktifa ettiklerine itimat edip onun getirdikleri ile yetinip ,kanaat etmezse evini zindana, boşanmalara, ihanetlere, hayatını şekavete ve felaketlere düçar edecek.

umut55
03 Mayıs 2011, 18:38
Hayızlı Kadının İbadeti
Kategori: İslam'da Evlilik ve Cinsel Hayat
Hayız ve nifas hâlinde olan bir kadının namaz kılması ve Kur'an okuması haramdır. Peygamber Efendimiz, hayızlı, loğusa ve cünübün Kur'an okuması ile ilgili şöyle buyurmuştur; “Hayızlı kadın ve cünüp olan kimse, Kurân'dan bir şey okuyamaz” buyurmuşlardır.[1] Ayrıca Hz. Ali (r.a.) de şöyle demiştir: “Allah Resülünü cünüplüğün dışında Kur'an okumadan bir şey alıkoymazdı.” [2] Dolayısıyla bu hadisler cünüp ile hayızlı Kur'an okuyamayacağı hususunda önemli bir delildir.[3]
Bu hadislerden hareketle İslam alimlerinin çoğunluğu hayızlı kadının Kurân'dan, Kur'an okuma maksadıyla bir ayet bile okuyamayacağını söylemişlerdir. Aynı zamanda bunlar bu halde iken Kur'an ayetlerini de yazamazlar. Bu konuda Tevrat, İncil ve Zebur da Kur'an gibidir.[4]
Fatiha, dua niyetiyle okunabilir. Ayrıca Kur'andaki duaya benzeyen ayetler de Kur'an okuma niyetiyle değil de dua maksadıyla okunabilir. Mesela; "Rabbena atina fiddünya haseneten ve filahireti haseneten ve gına azabennar" gibi.
Aynı şekilde sevinçli bir haber duyan bir kimse “Elhamdülillah” diyebilir. Üzücü bir haber duyan da “İnna lillah ve inna ileyhi raciun” diyebilir.[5]
İmam Malik'e göre hayızlı kadın mazeretli olduğundan ve Kur'an okumaya da muhtaç olmasından dolayı cevaz vermiştir. Ancak hayız kanı kesildikten sonra gusletmeden önce okuyamaz.[6]
Diğer yandan zikir çekebilir dua edebilir. Bunlara bir mani yoktur. Hatta özel günlerindeki bir bayanın kıbleye doğru oturarak zaman zaman tesbih çekmesi dua etmesi isabetli bir davranış olur böylelikle adet gördüğü günlerinde bu şekilde manen beslenmiş olur.
Hayızlı ve nifaslı kadınların veya cünüplerin kunut vesaire gibi çeşitli duaları okumalarında, tesbih ve tehlil kelimelerini söylemelerinde ve Hazret-i Peygambere salât ve selâm getirmelerinde hiçbir mahzur yoktur. Hayız ve nifaslı halde olanlar, Kur'an-ı Kerîm'i okuyamamakla beraber, onu dinleyebilirler.
Kur'an Kursu öğretmenliği yapan bir kadın, hayız hâlinde öğretim işini yardımcısına yaptıracaktır. Yardımcısı yoksa Hanefî ulemasından Kerhî ve Tahavî'ye göre öğretimini devam ettirecektir. Kerhî: Öğretmen hanım hayız hâlinde kelime kelime, Tahavî ise, yarımşar âyet söylemekle öğretim yapılmasında 'beis yoktur' demişlerdir.
Netice itibariyle İslam alimlerinin çoğunluğu Hanefî, Şafiî ve Hanbelî mezhebine göre hayızlı ve cünüp olan Kur'an ayetlerinden okuyamaz.[7][8]
ÂDETLİ KADININ ORUCU ve NAMAZI
Allah Teâlâ, şöyle buyurur:
وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْمَحِيضِ قُلْ هُوَ أَذًى فَاعْتَزِلُوا النِّسَاءَ فِي الْمَحِيضِ وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ حَتَّى يَطْهُرْنَ فَإِذَا تَطَهَّرْنَ فَأْتُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ أَمَرَكُمُ اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ
“Sana kadınların âdet halini soruyorlar De ki, o bir eziyettir Âdet günleri onları rahat bırakın; temizleninceye kadar da yaklaşmayın Tertemiz oldular mı, onlara Allah'ın size buyurduğu yerden yaklaşın Allah tevbe edenleri sever, tertemiz olanları da sever” (Bakara 2/222)
“Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın” emri, âdetli kadının temiz sayılmadığını gösterir Namaz için abdesti veya boy abdestini şart koşan âyet şöyle biter: “… Allah size güçlük çıkarmak istemez ama; sizi temiz kılmak … ister” (Mâide 5/6) Âdetli kadın temiz sayılamadığından namaz kılması mümkün olmaz. Bu sebeple namazdan sorumlu tutulamaz Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez” (Bakara 2/286)
Ümmü Habîbe binti Cahş, kandan şikayet edince Allah'ın Elçisi şöyle demişti: “Hayzın seni engellediği süre içinde namaz kılma; sonra yıkan ve namazını kıl” [9]
Âdetli kadın namazdan sorumlu olmayınca onu kaza etmekten de sorumlu olamaz. Muâze dedi ki, Aişe'ye sordum, dedim ki:
ما بال الحائض تقضي الصوم ولا تقضي الصَلاة ؟ فَقَالَتْ: أحَرُورِيَّةٌ أنْتِ؟ قلت لست بحرورية ولكني أسأل قالت كان يصيـبنا ذلك فَنُؤْمَرُ بقَضَاءِ الصَّوْمِ وَلا نُؤمَرُ بِقَضَاءِ الصَّلاةِ
“Neden adetli kadın oruç tutuyor da namaz kılmıyor?”
“Sen Harûriyye [10] misin?” dedi “Hayır, Harûriyye değilim ama soru soruyorum” deyince şöyle dedi: “Bizim başımıza bu olay gelince orucu tutmamız emredilirdi; ama namazı kılmamız emredilmezdi.” [11]
İnsanları yanıltan kazâ (قضى) kelimesidir Bu kelime, Kur'an ve Sünnette ibadetler için kullanılmışsa "eda" yani ibadeti zamanında yapma anlamındadır ( فإذا قضيتم مناسككم) “Hac ibadetini tamamladığınızda” [12] (فإذا قضيتم الصلاة) “namazı kıldığınızda”[13] demek olur [14] el-Feyyûmî (ö 770/1368-69) [15] şöyle demiştir: “Alimler, ibadetlerde kazayı, vaktinin dışında yerine getirilen, edayı da vaktinde yerine getirilen için kullandılar Bu, kelimenin sözlük anlamına aykırıdır ama iki vakti ayırmak için oluşturulmuş bir terimdir.” [16] Aişe validemiz zamanında böyle bir terim olmadığı için onun kullandığı (قضى) kelimesine eda anlamı vermek gerekir
Kaza kelimesi ile ilgili olarak İbn Teymiye şöyle der: Kaza (القضاء), Allah'ın ve Resulü'nün sözlerinde ibadeti vaktinde tam yapmayı ifade eder. Şu ayetler, bunu gösterir:
فإذا قضيت الصلاة فانتشروا فى الأرض وابتغوا من فضل الله
“Namaz tamamlandığı zaman yeryüzüne dağılın ve Allah'ın ikramından arayın” [17]
فإذا قضيتم مناسككم
“Hac ibadetini tamamladığınızda” [18]
Fakihlerden bir kısmı daha sonra kaza sözünü, vaktinin dışında yerine getirilen, eda sözünü ise vaktinde yerine getirilen ibadete has terimler haline getirdiler Resulullah'ın sözünde böyle bir şey asla yoktur Hem diyorlar ki, “Kaza sözü bazen eda anlamına kullanılır” Böylece kelimenin Kur'an-ı Kerim'in indiği zamanki anlamını pek az kullanılır diye gösterirler Bu sebeple Peygamberin şu sözü ile neyin kastedildiğini tartışırlar: “فما أدركتم فصلوا وما فاتكم فاقضوا وفى لفظ فأتموا” “yetiştiğinizi kılın, yetişemediğinizi kaza edin; bir rivayette tamamlayın” O, bu sözlerden hiç biriyle ibadetin vaktinden sonra yapılmasını kastetmemiştir Aslında Şari'in sözünde ibadetin vakti dışında yapılması ile ilgili bir şey bulunmaz Ancak vakit iki türlüdür; biri genel, diğeri özürlüler için özeldir Uyuyanın uyanınca, unutanın da hatırladığı zaman namazını kılması böyledir Bu, Allah'ın onlar için belirlediği vakittir, diğerleri için ibadet vakti olmaz.[19]
Aişe validemiz “orucu tutmamız emredilirdi…” dediğine göre âdet kanı oruca engel değildir Zaten Bakara 187'de orucu bozan şeyler; yeme, içme ve cinsel ilişki olarak belirtildikten sonra şöyle denmiştir: (تِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ فَلَا تَقْرَبُوهَا) “Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır; onlara yaklaşmayın” (Bakara 2/187) Âdet kanının orucu bozduğunu söylemek sınırları aşmak olur
Oruc'un Arapçası savm=صوم dır Savm, imsak yani kendini tutma, kendine engel olma anlamına gelir. Oruç tutan, kendini yeme, içme ve cinsel ilişkiden engeller.[20] Âdet kanı ise engellenebilecek bir şey değildir Bu sebeple de onu orucu bozan bir şey saymak mümkün olmaz
Baştaki âyet, âdet halini eziyet saymıştır Eziyet insana sıkıntı veren şeydir Hastalık da bir eziyettir Zaten kadınlar âdet halini hastalık sayarlar Allah Teâlâ hasta ve yolculara oruç tutmama ruhsatı verdikten sonra şöyle demiştir: وَأَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ “bilseniz oruç tutmanız daha hayırlıdır” (Bakara 2/184)
Ramazanda oruç tutmama ruhsatını kullanan hasta, o günlerin orucunu daha sonra tutar Âdetli kadın da öyledir Oruç tutmama, onun için de ruhsattır Eğer âdet hali oruca engel olsaydı kadın, âdetli günlerinde kılamadığı namazları daha sonra kılmadığı gibi tutamadığı oruçları da daha sonra tutmazdı
Fakihler, âdetli kadının Ramazan'da oruç tutmasını yasaklar sonra da kaza ettirirler Edasını yasakladıkları bir ibadetin kaza edilmesini isterken hangi delile dayandıklarını söylemezler Hâlbuki Allah, oruç ibadetini, diğer ibadetlerden farklı olarak genişçe anlatmış ve şöyle demiştir:
تِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ فَلَا تَقْرَبُوهَا كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ آَيَاتِهِ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
“Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır; onlara yaklaşmayın Allah âyetlerini insanlara böyle açıklar, belki sakınırlar” (Bakara 2/187)
Allah Kur'ân'da orucun sınırını belirlemiş ve âdeti oruca engel görmemiştir Peygamberimizden de böyle bir rivayet yoktur Öyle ise âdeti oruca engel görmek sınırlara yaklaşmak değil, onları aşmak olur Buna da kimsenin hakkı yoktur

lannister
28 Eylül 2012, 12:52
tesekkurler



















































































































































































konut kredisi (https://www.garantimortgage.com)
uygun konut kredisi (https://www.garantimortgage.com)
ev kredisi (https://www.garantimortgage.com/NedenUzmaniz.aspx)
kredi başvurusu (http://www.garantimortgage.com/BasvuruYap.aspx)
konut kredisi hesaplama (https://www.garantimortgage.com/HesaplamaAraclari.aspx)
konut kredileri (http://www.garantimortgage.com/MortgageSec.aspx?cid=1)
işyeri kredisi (http://www.garantimortgage.com/MortgageIsyeri.aspx)
mortgage nedir (http://www.garantimortgage.com/BilgiEdin.aspx)
mortgage faiz oranları (http://www.garantimortgage.com.tr/FaizOranlari.aspx)
uygun ev kredisi (http://www.garantimortgage.com/SiziArayalim.aspx)
uygun ev kredisi başvurusu (http://www.garantimortgage.com/SiziArayalim.aspx)
konut projesi (http://www.garantimortgage.com/ProjeBul/2-8/Konut_Kredisi.aspx?pn=4)
mortgage kredi (http://www.garantimortgage.com/Haberler.aspx)
ertelemeli kredi (http://www.garantimortgage.com/MortgageSec/1-57/Taksit-Ertelemeli-Mortgage.aspx)
en uygun mortgage (http://www.garantimortgage.com/Firsatlar/7-937/Maas-Musterilerine-En-Uygun-Mortgage-Firsatlari-Garanti-de.aspx)
en uygun konut kredisi (http://www.garantimortgage.com/Firsatlar.aspx)
araba (http://www.hurriyetoto.com)
ikinci el oto (http://www.hurriyetoto.com)
2.el araba (http://www.hurriyetoto.com)
ikinci el araba (http://www.hurriyetoto.com/ikinci-el-otomobil/ilan-listeleme/)
2 el oto (http://www.hurriyetoto.com/ikinci-el-otomobil/ilan-listeleme/)
2. el araba (http://www.hurriyetoto.com/ikinci-el-otomobil/ilan-listeleme/)
satılık araba (http://www.hurriyetoto.com/ikinci-el-otomobil/ilan-listeleme/)
2. el oto (http://www.hurriyetoto.com/ikinci-el-otomobil/detayli-arama/)
2 el araba (http://www.hurriyetoto.com/ikinci-el-otomobil/detayli-arama/)
satılık arabalar (http://www.hurriyetoto.com/ikinci-el-otomobil/detayli-arama/)
sahibinden (http://www.hurriyetoto.com/ikinci-el-otomobil/ilan-listeleme/?sqs=seller_type%7C1%3B)
Sahibinden Satılık Araba (http://www.hurriyetoto.com/ikinci-el-otomobil/ilan-listeleme/?sqs=seller_type%7c1%3b)